Homo Academicus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Homo Academicus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2011 Pazar

Nasıl profesör olunur (3)


Taraf, 27 Şubat 2011
13 Şubat 2011 tarihli Radikal İki’de yayımlanan “Nasıl Profesör Olunur” başlıklı yazıma Feride Acar 20 Şubat 2011 tarihli Radikal İki’de cevap verdi. Acar’ın cevabına cevabımdır.
Acar’ın döne döne tekrar ettiği ilk iddia; yazımda kendisine hakaret ettiğim. Yazımı yeniden, defalarca okudum. Tabii ki hakaret filan yok; zaten Acar da şurada hakaret var demek yerine, genel bir “hakaret var” iddiasına sığınmayı tercih etmiş. Hakaret etmedim, etmeyi aklımın ucundan geçirmedim demekten başka yapabileceğim bir şey yok. Aslında, profesörlük başvuru sürecimde yaşananları kamuyla paylaşırken en çok dikkat ettiğim husus, hakaret etmek filan şöyle dursun, kesinleşmemiş, ispatlanamaz herhangi bir bilgiyi kullanmamak oldu. Tahmin edileceği üzere, kullanmış olduğum bu türden ispatlı bilgiden çok daha fazlası çeşitli kanallardan tarafıma ulaştırıldı. Bunların bir tekini bile kullanmaya tenezzül etmedim.
Acar’ın ikinci iddiası; akademik nitelikli bir süreci siyasi bir kavganın parçasıymış gibi gösterdiğim. İdarenin somut, belgeli işlemlerini ve jüri üyelerinin belgeli ifadelerini aktardığım için bir şeyi başka bir şeymiş gibi göstermekle itham edilmem tuhaf, Feride Acar da bilir; Bazı durumlarda facts speak for themselves. Acar inanmayabilir ama basit bir amacım var aslında: Maruz kaldığım haksızlığı duyurmak ve tekrarını önlemek. Derdim, işi siyasi bir kavganın parçası kılmak olsaydı, bunu yapmak hakikaten kolaydı. Bilhassa uzak durdum, halen de uzak duruyorum.
Acar’ın üçüncü iddiası; atama süreçlerinin ODTÜ’de şeffaf süreçlerle gerçekleştiği şeklinde. Bu iddianın gülümsettiği tek ODTÜ’lü olmadığıma eminim. Acar’a ODTÜ’de işler şeffaf görünebilir. Ama benim sorularım da baki: Bu nasıl şeffaf bir süreçtir ki Sosyoloji Bölümü başkanının önerdiği on profesörden tek birine dahi jürimde görev verilmedi de şahsıma yönelik husumeti malum profesörler jürimde yer aldı; bu nasıl şeffaflıktır ki, profesörlük için yaptığım her iki başvuruda da jüri oluşturulma sürecinde bölüm başkanlığı devreden çıkarıldı.
Acar’ın kuvvetle sarıldığı dördüncü iddia da; ODTÜ aleyhine açmış olduğum davayı kaybetmiş olduğum bilgisini gizlediğim şeklinde. Acar unuttu sanıyorum: Temyiz, yargı işinin asli bir parçasıdır ve İdare Mahkemesi’nin aleyhime almış olduğu karar Danıştay’da temyiz edilmiş durumda. Demek ki, ortada tamamlanmış bir hukuki süreç yok. Kaldı ki, almış olduğum hukuki tavsiye, mahkemelerce oluşturulmuş bilirkişi raporlarının yargı süreci devam ederken eleştirilmemesi gerektiği şeklinde. Acar’a bu tavsiyeyi veren olmamış anlaşılan.
Acar’ın mezkûr bilirkişi raporuna atfen serdettiği “daha önce başka isimle yayımlanmış bir yazıyı kendi adımla yeniden bastırdığım” şeklindeki vahim iddia için söylemek istediğim tek şey şu: Ayıptır. Bir arkadaşımın daha önce internette yayımlanmış bir yazısını baz alarak yazdığımız ve her ikimizin de yazarı olarak göründüğü bir metin için bu türden çirkin bühtanlarda bulunmak yakışmıyor. Acar da pekâlâ biliyor ki, yazı yazabilmekle ilgili bir sorunum olmadığı gibi bu türden pespayeliklerle işim olmaz.
Acar’ın bir iki kez tekrarladığı şu etik meselesini konuşmanın da yeri olsa gerek. Anlaşılan Acar ve arkadaşları yazılarımda görülen ve benim de telaffuz ettiğim tekrar meselesinin bir akademik etik ihlali olduğuna kanaat getirmişler. Burada yapmaları gereken tek şey şu olsa gerek: İddialarını ilgili mercilere taşımak. Böylece herkes eteğindeki taşları dökme fırsatını bulmuş olur. Hazır sözü açılmışken, etik meselesine bir katkı da benden olsun. Bildiğim kadarıyla bu işlerdeki temel etik ilke, çıkar çatışması ya da çakışması olan kişilerin jürilerinde yer almamak şeklindedir.
Acar’ın “jürimde görev yapan profesörler, ilgili bilim alanından seçilmedi iddiama” karşı ortaya koyduğu “Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde görevli sosyoloji profesörüyüm” karşı-iddiasını doğrusu anlayamadım. İlgililere sordum onlar da anlayamadı. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde bir sosyoloji anabilim dalı olmadığına göre bu mümkün görünmüyor. Ancak burada esas mesele tabii ki bu değil. Esas mesele şu: ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde çok sayıda profesör varken ve Sosyoloji Bölümü Başkanı da bunlardan beşinin ismini rektörlüğe önermişken niye, nasıl oldu da Siyaset Bilimi Bölümü’nden iki profesör jürime seçildi? Mesele bu! Seçilen profesörlerin çalıştığım alanın uzmanı olduğu söylenemez çünkü bizzat Acar, jüri süreci devam ederken Rektörlüğe gönderdiği dilekçede dosyamı değerlendirebilmek için ilgili ulusal ve uluslararası literatürü taraması gerektiğini bildirmiş; benzer beyanda bulunan başka bir profesör jürimden çekilirken, Acar bu beyanın üzerinden bir ay bile geçmeden raporunu teslim etmiştir.
Acar’ın doçentlik derecemle ilgili kafa karıştırmaya matuf beyanları için söyleyeceğim şu: Doçentlik için yeterli olup olmadığımı doçentlik jürimde görev yapan yakın arkadaşlarına sorabilir.
Acar’ın esas iddiası ise akademik performansımın profesörlük için yetersiz olduğu yolundaki kanaatinin iki esaslı akademik gerekçeye dayandığı şeklinde. Buna göre, Kürt meselesi üzerine yapmış olduğum yayınlarım doktora tezimin tekrarından ibaret, Kürt meselesi haricindeki yayınlarımsa ulusal ve yan-bilimsel dergilerde yayımlanmış olduğu içindir ki Acar akademik performansımın profesörlük için yetersiz olduğuna kani olmuştur. Aslında, meselenin esası tam da bu: Her iki akademik gerekçenin tümden mesnetsiz olmasındadır ki, profesörlük başvurumun akademi-dışı mülahazalarla reddedildiğini savunuyorum.
İlk gerekçeyle başlayayım. Acar’a göre, Kürt meselesi üzerine yaptığım bütün yayınlar 1994′te tamamladığım doktora tezimden türetilmiş, orijinal olmayan çalışmalardır. (“Mübarek, nasıl bir doktora tezi yazmışsam on beş senedir beni idare etmiş” deyip övünmek de var ama…). Şimdi, Kürt meselesi üzerine yazdıklarımı doğru düzgün okuyan birisi bu iddianın mesnetsizliğini hemen fark edecektir. Devlet Söyleminde Kürt Sorunu başlığıyla kitaplaştırmış olduğum doktora tezim, adından anlaşıldığı üzere devletin Kürt meselesine dair dilini ve algısını inceliyor ve dönem itibarıyla da 1980′e kadar olan zamam kapsıyor. Kürt meselesi üzerine yaptığım diğer yayınları okuyan biriyse şunları hemen görecektir. Bu yeni çalışmalarda, 1. Devletin 1980 sonrası algısını, 2. Devlet dışı aktörlerin (sol, milliyetçilikler, sıradan yurttaşlar) meseleyi nasıl algıladığını, 3. Devletin Kürt meselesi etrafında takip ettiği ve Kürtlerle de sınırlı kalmayan vatandaşlık uygulamalarını 4.2000′lerin başında Kürt meselesinin seyrinde yaşanan büyük kopuşu analiz etmeye çalıştım. Dolayısıyla, Kürt meselesi üzerine yaptığım yayınları doktora tezimin referanslarının şişirilerek tekrar edilmesinden ibaret görmek için hakikaten ya izan duygusunu kaybetmiş olmak gerekir ya da özel mülâhazalara sahip olmak.
İkinci gerekçeye gelince, öncelikle, Acar’ın burada yapmış olduğu revizyonun altını çizmek isterim. Kürt meselesi haricindeki yayınlarım için Acar’ın jüri raporundaki tesbitleri esas olarak şunlardı: “Yeterince çeşitlenmiş değil” ve “hakemli olmayan dergilerde yayımlanmıştır”. Oysa şimdi, Acar bu iki gerekçeden vazgeçip, bunlar ulusal ve yarı bilimsel yayınlardır demeyi tercih ediyor. Önce bu revizyona neden mecbur kalındığını açıklayayım. Radikal İki’de yayımlanan yazıda da gösterdiğim gibi Kürt meselesi üzerine olmayan çok sayıda yayınım var ve dolayısıyla yayınlarımın çeşitlenmemiş olduğu iddiası doğru değil. Kürt meselesi üzerine olmayan yayınlarım şunlar: “Yurttaşlığın Diyalektiği, Yurttaşlığın Trajedisi”, “İmparatorluk: Eksik Bir Manifesto”, “Yurttaşlık ve Türklük”, “Sendikalar ve Kadın Sorunu: Kurumsal Gelenekler ve Cari Zihniyetler”, “Radikal Demokrasiden Liberal Demokrasiye: Geçiş(sizlik)ler”, “Tarihsel Materyalizmden Hegelyan Diyalektiğe, Hegelyan Diyalektikten Postmodern Farka: Orhan Pamuk Romanları”, “Türk Tarih Yazımında Türk Tarih Tezi”, “Bilginin Sosyolojisi, Sosyolojinin Bilgisi”, “Kemalizm ve Hegemonya:?”. Yayınlar bunlar ve başlıklar da gösteriyor ki Kürt meselesi haricinde yurttaşlık, kadın sorunu, demokrasi kuramları, Kemalizm, edebiyat incelemesi gibi çeşitli alanlarda yayınlarım var. Bu yayınların ikisiToplum ve Bilim, biri Amme İdaresi Dergisi, biri Feride Acar’ın da hakemleri arasında olduğu Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, biri de İletişim Yayınları’nın referans mahiyetindeki Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce dizisinde yayımlanmış. Şimdi, Türkiye’de sosyal bilimlerle ucundan kıyısından haşır neşir olan birisi bile bilir ki bunlar memleketin ender hakemli ve saygın yayınlan arasındadır. Nitekim, durum bu olduğundadır ki, Feride Acar da “Kürt meselesi haricindeki yayınları hakemli olmayan dergilerde yayımlanmış” iddiasından vazgeçmiş görünüyor. Bu kez de diyor ki, “Kürt meselesi haricindeki yayınlan ulusal dergilerde yayımlanmış yan-bilimsel çalışmalardır”. Kürt meselesiyle ilgisi olmayan “Citizenship and Ethnicity” başlıklı yazımın yayımlandığı Middle Eastern Studies Acar nazarında ulusal yayın olmuş gitmiş. Yarı-bilimsellik iddiasına gelince. Pek çok kez basılmış, çokça okunmuş, hakem onayından geçmiş ve hem ulusal hem de uluslararası çokça atıf almış yayınlar için yarı-bilimsel sıfatını kullanmak da izan duygusunun yitirilmesiyle alakalı olsa gerek. İyi bir sosyal bilimci, akademik cemaatin belirgin bir biçimde onayladığı yayınlar için “yarı-bilimseldir” gibi cüretkâr iddialarda bulunmaktan uzak durmak gerektiğini bilir.
Feride Acar’ın “yetersizlik” için gösterdiği akademik gerekçelerin mesnetsizliğini bir kez daha gosterebildim sanıyorum. Son olarak, bu mesnetsizlikten dolayıdır ki, Acar’ın yetersizlik tartışmasının açılmasından şikâyet etmeye hakkının olmadığını düşünüyorum. Niyetim, Acar’a yönelik genel bir yetersizlik iddiasında bulunmak değil, beni yetersizlikle itham edenlere cevap vermekti.
Hâl budur!
Mesut Yeğen

Nasıl profesör olunur (2)

Taraf, 21 Şubat 2011
Bu yazıyı öncekiyle beraber 1 Şubat’ta Radikal İki’ye gönderdim. Editörler her iki yazıyı yayımlamak üzere kabul ettiler. Ancak ilk yazı yayımlandıktan sonra, 17 Şubat günü Radikal İki editörleri bu yazının yayımlanmayacağını bildirdi. Niyesi malum!
ODTÜ Sosyoloji Bölümüne 2006 senesinde yaptığım profesörlük başvurumun reddedilme hikayesini geçen hafta (Radikal İki’de) yazdım. 2008 yazında ODTÜ rektörü değişti. Bunun üzerine 2008 sonbaharında profesörlük için yeniden başvurdum. Sosyoloji Bölümü ve dekanlık başvurumu uygun bulup rektörlüğe gönderdi. Ancak rektörlük, önceki başvurumla ilgili davayı geri çekmediğim takdirde, yeni kadro ilan etmeyeceğini bölüm başkanına bildirdi. Cevaben, rektörlüğün davamı geri çekmem yolundaki talebinin hukuki dayanaktan yoksun olduğunu ve talebim olan kadro açılmadığı takdirde Sosyoloji Bölümünde açılacak ilk profesörlük kadrosuna başvuracağımı bölüm başkanına, dekana ve rektör Ahmet Acar’a bizzat söyledim. Nitekim, 2009 başında Sosyoloji Bölümünde bir profesörlük kadrosu açılması için yazışmalar başladı. Bunun üzerine bölüm başkanına, profesörlük kadrosu talebinde bulunduğumu, bölümün kadro talebi yaparken bu durumu göz önünde bulundurması gerektiğini hatırlattım. Ancak bölüm başkanı Kayhan Mutlu, yazılı olarak, rektörlüğün kendisine “2 aday var ama ben diğer adayı uygun gördüm” dediğini bildirdi ve talebimi reddetti.
Neticede, 2009 Haziranında Sosyoloji Bölümü için bir profesörlük kadrosu ilan edildi ve yasal hiçbir engel olmadığı için ben de başvurdum. Bu arada, bölüm başkanı Kayhan Mutlu emekli oldu ve fakat dekanlık takip eden altı ay boyunca Sosyoloji Bölüm başkanlığı için seçim sürecini bir türlü başlatmadı. Bu durum, ilan edilen profesörlük kadrosu için atanacak jürinin oluşturulmasında Sosyoloji Bölüm başkanlığını devreden çıkardı.
Buraya kadar olan biten ODTÜ yönetiminin mevzuat ve teamüle uymamak yolundaki kararlılığını gösteriyordu. Yasal hiç bir gerekçe olmadığı halde yeni kadro ilan edilmesi için önceki başvurumla ilgili yargı sürecini sonlandırmam istenmiş, bölüm başkanlığına açıkça diğer adayın tercih edildiği şeklinde görüş bildirilmiş ve nihayet Sosyoloji Bölüm başkanlığı seçimi yaptırılmayarak jüri oluşturulmasında bölümün dahil olmasının önüne geçilmişti. Bütün bu durum, neyin yaşanmakta olduğunu yeterince gösteriyordu.
İkinci dava
Nihayet, rektörlük, 2009 Ekimi’nde jüri raporlarına atfen profesör olamayacağıma ikinci kez hükmetti. Bu ikinci kararı da yargıya götürdüm. Rektörlükçe mahkemeye sunulan evrak şunları gösteriyor. Başvuru dosyamı incelemek üzere kurulan jüri, önceki başvurumda olduğu gibi Sosyoloji Bölümü başkanlığının görüşü alınmadan oluşturulmuş. Rektörlükçe oluşturulan bu yeni jüride ikisi Boğaziçi, biri Sabancı, biri Bahçeşehir Üniversitesi, sonuncusu da ODTÜ’de görev yapan beş profesöre görev verilmiş.
Bu beş kişilik jüride yer bulan ilk dört üye, profesör olabilmek için gerekli şartları haiz olduğumu bildirmiş, bunlardan biri aynı kadro için başvuruda bulunan diğer adayla benim aramda seçim yapmayı uygun görmemiş, diğer üçü ise seçim durumunda oldukları için diğer adayın ilan edilen profesörlük kadrosuna atanmasını önermiştir. Jüride yer bulan beşinci profesör, ODTÜ Sosyoloji Bölümünden Sencer Ayata ise profesör olamayacağıma hükmetmiştir.
Beş rapor, iki kanaat
Dosyamı inceleyip profesörlüğü hak ettiğime hükmeden dört profesörün yazdığı raporlarla Sencer Ayata raporu arasındaki örtüşmezlikler kayda değer. İlk örtüşmezlik biçimsel: Profesörlüğü hak ettiğime hükmeden ilk dört rapor toplam 9 (dokuz) sayfa iken, profesörlüğü hak etmediğime hükmeden Sencer Ayata raporu tek başına 21 (yirmi bir) sayfa. Bu biçimsel örtüşmezlik içerik örtüşmezliğinin de habercisidir.
Profesörlüğü hak ettiğime hükmeden profesörlerin çalışmalarım hakkındaki bazı tespit ve kanaatleri şöyle: “1999’da yayınlanan kitabı, konuya yeni bir kuramsal bakış acısı getirmesi nedeniyle, bir klasik eser vasfını kazanmıştır”; Devlet Söyleminde Kürt Sorunu başlıklı kitabı sadece Kürt sorunu konusunda değil, aynı zamanda kavramsal-yöntemsel açıdan çok önemli bir katkı olarak nitelendirilmelidir”;
“iki İngilizce makalesi Türkiye’de belli başlı üniversitelerde verilen bütün siyaset sosyolojisi derslerinde temel okuma listelerinde yer almaktadır”; “the Turkish State Discourse and the Exclusion of Kurdish Identity” başlıklı makalenin Türkiye’de Kürt sorununa getirdiği orijinal teorik bakış açısı son on yıl içinde Kürt çalışmalarının istikametini belirlemiştir”; “çalışmaları Türkiye’de Kürt sorunu dendiğinde ilk akla gelen, en önemli ve temel referansları oluşturmaktadır”; “üst düzeyde bilime katkı yapabilecek donanıma sahip bir bilim insanı[dır]”; “Kürt sorununun Türkiye’de sosyal bilimler ışığı altında tartışılmasına önemli katkılarda bulunan saygın bir entelektüeldir”; “yayımladığı bilimsel makale ve kitaplar siyaset sosyolojisi alanında önemli katkılardır”; “Kürt sorunu etrafındaki çalışmaları iyi araştırılmış, derinliğine düşünülmüş katkılardır”; “[çalışmaları] akademik literatür için önemli bir kaynak oluşturmuş, ayrıca üniversite dışı okuyucular için de anlaşılabilir fakat sorumlu ve sofistike bir perspektif geliştirmiştir”.
Burada tekrarlamaktan mahcubiyet duyduğum bu tespit ve kanaatlere karşı profesörlüğü hak etmediğime hükmeden 21 sayfalık Sencer Ayata raporu ise husumet ve karalamalarla bezelidir. Yayınlarımın büyük kısmının doktora tezimin tekrarından ibaret olduğunu iddia eden Ayata, çalışmalarımın “nicelik bakımından son derece yetersiz, nitelik bakımından zayıf, normatif” eserler olduğunu iddia etmektedir. Ayata raporuna göre, Kürt meselesi üzerine yazdığım metinlerde görülen ve ikinci kitabımın önsözünde bizzat belirttiğim tekrarlar durumu, doktora tezi sonrasında yeni bir şey yazmamış olduğumu göstermektedir.
Bu tespitleri Ayata’nın yayınlarımı belirli bir kasıtla okuduğunu göstermektedir. Kürt meselesi üzerine yazdıklarım doğru düzgün okunursa, doktoradan doçentliğe kadar yazdıklarımın devletin Kürt meselesini 1980’e kadar nasıl algıladığına, doçentlik sonrası yayınlarımın ise bu algının 1980 sonrası biçimlerine ve Kürt meselesinin sadece devlet değil milliyetçilikler, sol ve sıradan yurttaşlar tarafından nasıl algılandığına odaklandığı görülür. Keza, doğru düzgün bir okuma yapılırsa, British Council ve Türkiye Bilimler Akademisinden aldığım burslarla 2002 yılında İngiltere’de yaptığım araştırmaların ardından, esas olarak Cumhuriyet dönemince takip edilen yurttaşlık siyasetiyle uğraştığım ve bu alanda yayınlar yaptığım görülür.
Sencer Ayata, bu türden bir doğru düzgün okuma yapmak yerine, şahsıma karşı geliştirmiş olduğu husumetin çekiciliğine kapılmayı tercih etmiş görünüyor. Öyle ki, hakemli, saygın dergilerde yapmış olduğum ve hem yurt içinde hem de yurt dışında pek çok üniversitede okutulan yayınlarım Ayata’nın nazarında, “sosyolojik hiçbir özelliği olmayan”, “kitap eleştirisi mahiyetinde” yayınlar olabilmiştir.
Bu 21 sayfalık rapora benzer uzunlukta bir karşı-raporla cevap vermeyi başka bir zamana ve zemine bırakıp şunu söylemekle yetineyim. Önceki yazımda Ayşe Ayata ve Feride Acar raporlarına verdiğim cevaplar Sencer Ayata raporu için de aynen geçerlidir. Aslında, Sencer Ayata’yla aynı jüride yer almış olan diğer dört profesörün çalışmalarım hakkındaki tespit ve kanaatleri Ayata raporuna karşı kendiliğinden bir cevap oluşturuyor sanırım.
Olan biten
2009 başvurumun reddediliş hikayesi de böyle. Hikayenin hem idari hem de akademik veçhesi skandallarla dolu. İdari veçhedeki skandalları bir kez daha sıralamak isterim. ODTÜ idaresi, yasal hiçbir engel olmamasına rağmen yeni bir profesörlük kadrosu açılması talebimi rektörlük aleyhine açtığım ilk davadan vazgeçmem şartına bağlamış; açılan bir profesörlük kadrosuna ben de dahil iki aday başvurmuşken Sosyoloji Bölüm başkanına diğer adayı uygun gördüğünü bildirmiş; oluşturulacak jürinin belirlenmesinde Sosyoloji bölüm başkanının görüşünü almamak için boşalan bölüm başkanlığına altı ay boyunca atama yapmamış; ilgili mevzuat, oluşturulacak beş kişilik jürinin ikisinin üniversite içinden atanmasını öngörürken sadece bir üyeyi üniversite içinden atamış; bu bir üyenin de, Sosyoloji Bölümünde çok sayıda profesör bulunmasına rağmen, bir önceki profesörlük başvurum hakkında olumsuz rapor yazan Ayşe Ayata’nın eşi ve aynı kadroya birlikte başvurduğumuz diğer adayla ortak çalışmaları olan Sencer Ayata olmasına karar vermiş; aynı kadroya birlikte başvurduğumuz diğer adayın profesör olarak atandığı günün ertesi gün Sosyoloji Bölüm başkanlığı seçimlerini yapmış ve bu yeni profesörü bölüm başkanı olarak atamış; diğer adayın, profesörlük başvuru şartları arasında sıralanan öğrenci değerlendirmelerinde ilk yüzde seksenlik dilimde olma şartını karşıladığını gösteren evrakı, istenmesine rağmen, mahkemeye sunmamıştır.
Akademik veçhedeki skandalsa şu: başvuru dosyamı değerlendiren ikisi Boğaziçi Üniversitesinde görevli ikisi de daha önce bu üniversitede görev yapmış dört profesör profesörlük unvanını hak ettiğime hükmederken, ODTÜ Sosyoloji bölümü profesörü Sencer Ayata 21 sayfalık karalamalarla dolu bir raporla profesör olamayacağıma hükmetmiştir.
İki başvurumun ardından enteresan bir akademik tablo oluşmuş görünüyor. ODTÜ’de görev yapan Ayşe Ayata, Feride Acar ve Sencer Ayata profesör olamayacağıma, buna karşılık Boğaziçi Üniversitesinde görev yapan ya da yapmış dört jüri üyesi profesör olabileceğime hükmetmiştir.
Hal budur!
Şehir Üniversitesi Öğretim Görevlisi

Nasıl profesör olunur?

Radikal İki, 13 Şubat 2011
2547 sayılı yasaya göre doçentlik unvanını aldıktan sonra en az beş yıl profe­sörlük kadrosuyla ilgili bilim alanında çalışmış ve ilgili alanda uygulamaya yönelik çalışmalar ve uluslararası orijinal yayınlar yapmış olmak gerekiyor. 15 yıl çalıştığım ve profesörlük başvurumun iki kez reddedildiği ODTÜ’nün kriter­leri daha yüksek. ODTÜ Sosyoloji bölümünde profesör olabilmek için asgari dört uluslararası, dört ulusal yayın yapmış, en az üç tez yönetmiş, öğrenci değerlendirmelerinde ilk yüzde 80′lik dilimde ve bütün bu alanlardan en az 150 puan toplamış olmak gerekiyor.
Yine mevzuata göre profesörlük başvuruları, ilan edilen kadronun bilim alanıyla ilgili ve en az üçü üniversite dışından olmak üzere, beş profesörden oluşturulacak bir jüriye gönderiliyor. Yerleşik teamül de şu: Rektörlük, başvurunun yapıldığı bölüm başkanlığından 10 profesör ismi isteyip başvuru dosyasını bu 10 isim arasından seçilen beş kişilik bir jüriye gönderiyor.
Mevzuat ve teamül
Doçentlik unvanını aldıktan beş yıl sonra, 2006′da beş uluslararası, 15 ulusal yayın yapmış, sekiz tez yönetmiş, öğrenci değerlendirmele­rinde ilk yüzde 80′in içinde yer almış ve toplam 238 puan toplamış olarak ODTÜ Rektörlüğüne kadro ilanı için başvurdum. Rektörlük, dosyamı inceledikten sonra, ODTÜ tarafından istenen şartları yerine getirdiği­me hükmederek, Haziran ayında profesörlük kadrosu ilan etti. Ben de başvurdum.
İlgili teamül gereği gelen talep üzerine, zamanın bölüm başkanı Sibel Kalaycıoğlu daha önce de ODTÜ Sosyoloji bölümü profesör­lük atamalarında görev yapmış 10 profesörün ismini rektörlüğe gönderdi. Bu aşamaya kadar, her şey mevzuata ve teamüle uygun işlerken tuhaf şeyler olmaya başladı.
Haziran 2006′da ODTÜ’de ilan edilen profesörlük kadrolarının atamaları birkaç ay içinde tamamlanırken, başvurum jüri raporları tamamlan­madığı gerekçesiyle bir türlü sonuç­landırılmadı, Rektörlükle defalarca konuşup bir sonuç alamayınca, geciktirme işlemi hakkında dava açtım. Bunun üzerine, başvurumun üzerinden 16 ay geçtikten sonra, Ekim 2007′de profesörlüğe atanma­yacağım bildirildi. Rektörlüğün bu işlemi hakkında açtığım ikinci dava mucibince mahkemeye gönderi­len işlem evrakı, profesörlüğe niye atanmadığımı pek güzel açıklıyor. Özetleyerek aktarıyorum.
İşlemler
Mahkeme evrakından anlaşılan o ki, ODTÜ Rektörü Ural Akbulut başvuru dosyamı Sosyoloji bölümü başkanının önerdiği 10 isim arasın­dan seçilecek beş kişilik bir jüriye göndermek yerine bambaşka bir beş kişilik jüriye göndermiş.
Jürinin bu biçimde oluşmuş olması şunları gösteriyor. Başvuru dosyam, mevcut teamül hiçe sayı­larak, ikisi emekli olup biri de çalış­ma alanı uyuşmadığı gerekçesiyle çekilen toplam sekiz jüri üyesine gönderilmiş, ancak Sosyoloji bölü­münün önerdiği 10 isimden tek bir tanesi bile bu sekiz kişilik jüriye da­hil edilmemiş. Yine mevcut teamül hiçe sayılarak, 10 profesörü bulunan ODTÜ Sosyoloji bölümünden tek bir profesör jürimde görevlendiril­memiş. Mevzuatın ‘jüri ilan edilen kadronun bilim alanıyla ilgili beş profesörden oluşturulur’ hükmüne rağmen, Sosyoloji bölümü için yap­tığım başvuru ikisi siyaset bilimi, biri gazetecilik, bir diğeri de iktisat bölümlerinde görevli dört profesöre gönderilmiş. Başvuru dosyamı de­ğerlendiren beş profesörün hiçbiri ODTÜ Sosyoloji bölümü profesör atamalarında daha önce görev yapmamış. Bütün bu hal, başvu­ru dosyamı değerlendirmek için oluşturulan jürinin hem mevzuata hem de teamüle aykırı biçimde özel bir mülahazayla oluşturulmuş olduğunu gösteriyor.
Jüri raporları
Mahkeme evrakı, dosyamı incele­yen beş profesörden birinin profe­sör olabileceğime, diğer dördünün ise olamayacağıma hükmettiğini gösteriyor. Profesör olamayacağıma hükmeden jüri üyeleri şunlar: Ayşe Ayata (ODTÜ Siyaset Bilimi), Feride Acar (ODTÜ Siyaset Bilimi), Mustafa Erkal (İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi) ve Korkmaz Alemdar (Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi). Profesör olamayacağıma hükmeden jüri mensuplarının gerekçeleri özetle şöyle. Ayşe Ayata raporunda iki esas gerekçe öne sürülüyor. İlk gerekçe­ye göre, yayınlarım daha çok Kürt sorunu hakkında yazdığım doktora tezimden üretilmiş olup bazı yayınlar birkaç yerde birden aynen yayımla­mıştır. İlkiyle bağlı ikinci gerekçeye göre de, yaptığım yayınlar Kürt meselesi üzerine yoğunlaşmış olup yeterince çeşitlenmiş değildir.
Feride Acar raporunun gerekçe­leri de benzer. Acar da yayınlarımın birbirinin tekrarı olduğunu ve Kürt meselesi haricinde pek çalışma yap­madığımı iddia ediyor, ancak ekliyor: Kürt meselesi haricinde yapmış olduğum az sayıda yayın da hakemli olmayan dergilerde, derlemelerde ve bildirilerde yer almıştır.
İki buçuk sayfalık Korkmaz Alemdar raporu ise ilk iki sayfasında yayınlarımın adlarını sıralıyor, kalan iki paragrafta da (biri hariç) çalışmalarımın doğrudan ya da dolaylı olarak Kürt sorununa ayrılmış olduğunu ve ampirik veriye dayalı olmadığını iddia ederek profesörlük için yetersiz olduğuma hükmediyor.
Etnik kimliğimi, doğum yerimi değerlendirme konusu yapan Mus­tafa Erkal raporu ise zatıma ilişkin veciz sıfatlarla dolup taşıyor, Bu veciz sıfatlardan birkaç güzide örnek vereyim: “Etnik asabiyet gösteren”, “ilkel etniklik yapan”, “devlete sa­dakatsiz”, “anti-Türk ve anti-devlet yaklaşım gösteren” vb.
Cevap veriyorum
Profesörlük unvanını hak etme­diğime hükmeden jüri mensupları­nın gerekçeleri özetle böyle. İlk elden söyleyeceğim şu: Bu gerekçelerin tümü, hepsi birden en hafif tabirle mesnetsiz. Tek tek gideyim.
Yayınlarımın büyük kısmının doktora tezimden türetilmiş olduğu gerekçesiyle başlayayım. Başvu­ru dosyamda yaklaşık 20 senedir üzerine çalıştığım Kürt meselesi hakkında yapılmış çokça yayın var, bu doğru. Ama iki doğru daha var, jüri üyelerinin görmekten imtina ettiği. İlk doğru şu: Kürt meselesiyle doğrudan ya da dolaylı ilgisi olmayan dokuz yayınım var: ‘Yurttaşlığın Diyalektiği, Yurttaşlığın Trajedisi’, ‘İmparatorluk: Eksik Bir Manifesto’, ‘Yurttaşlık ve Türklük’, ‘Sendikalar ve Kadın Sorunu: Kurumsal Gele­nekler ve Cari Zihniyetler’, ‘Radikal Demokrasiden Liberal Demokrasiye: Geçiş(sizlik)ler’, ‘Tarihsel Mater­yalizmden Hegelyan Diyalektiğe, Hegelyan Diyalektikten Postmodern Farka: Orhan Pamuk Romanları’, ‘Türk Tarih Yazımında Türk Tarih Tezi’, ‘Bilginin Sosyolojisi, Sosyolojinin Bilgisi’, ‘Kemalizm ve Hegemonya:?’
İkinci doğru da şu: Kürt me­selesiyle ilgili yayınlarımın pek çoğu doktora tezimden türetilmiş metinler değil. ‘Türk Milliyetçiliği ve Kürt Sorunu’, ‘Yahudi Kürtler ya da Türklüğün Yeni Hudutları’ ve ‘Türkiye Solu ve Kürt Sorunu’ gibi yazılarım doktora tezim gibi Kürt meselesi hakkında olmakla bera­ber, her birinin ana meselesi dokto­ra tezimin ana meselesinden farklı. Bu yazıların, çok değil referansları­nın bile incelenmesi, 1994′te kabul edilen doktora tezimde kullanılanın haricinde yığınla yeni malzemeyi kullandığımı gösterir.
İkinci gerekçe ise yayınlarımın yeterince çeşitlenmemiş olduğu. Kürt meselesiyle ilgisi olmayan do­kuz yayınım bu iddianın mesnetsizliğini yeterince gösteriyor. Başlıkla­rından dahi anlaşılacağı üzere, Kürt meselesinin haricinde yurttaşlık, kadın sorunu, demokrasi kuramları, Kemalizm, edebiyat incelemesi gibi çeşitli alanlarda yayınlarım var.
Feride Acar’ın “Kürt meselesi haricinde yaptığım yayınlarımın hakemli olmayan dergilerde ve derlemelerde yapılmış olduğu” şeklindeki özel iddiası ise açık bir bühtan. Kürt meselesi haricindeki yayınlarımdan bazılan Amme İda­resi Dergisi, Sosyoloji Araştırmaları Dergisi ile Toplum ve Bilim gibi hem ODTÜ hem de başka üniversitelerce hakemli olduğu kabul edilen dergilerde yayımlandı. Aynı şekilde, bu çalışmaların bir kısmı da İletişim Yayınlarınca hazırlanan ve başvuru kaynağı niteliğindeki derleme çalış­malarda yer aldı.
Öte yandan, rektörlük evrakı Feri­de Acar örneğinde ilginç bir duruma işaret ediyor. Dosyamın gönderildiği profesörlerden biri çalıştığım alanda yayınının bulunmadığı gerekçesiyle jüri üyeliğinden çekilirken, aynı du­rumda olduğunu rektörlüğe gön­derdiği yazısında beyan eden Feride Acar, değerlendirme yapabilmek için ilgili ulusal ve uluslararası literatürü taraması gerektiğini bildirmiş ancak bu beyanın üzerinden bir ay bile geç­meden raporunu teslim etmiş, Feride Acar’ın bu kadar kısa bir sürede ve onca işi arasında bu taramayı nasıl gerçekleştirmiş olduğu benim için esrarını koruyor.
İki buçuk sayfalık raporunun iki sayfasında başvuru dosyamdan aldığı yayın listemi aynen aktaran Korkmaz Alemdar’ın biri hariç bütün çalışmalarımın doğrudan ya da do­laylı olarak Kürt sorununa ayrılmış olduğu ve ampirik veriye dayalı olmadığı iddiaları da mesnetsiz. Enteresandır, Alemdar raporunda Kürt meselesi haricinde yayınımın olmadığı iddiası, Kürt meselesiyle il­gisi olmayan dokuz yayınımın adları yazıldıktan hemen sonra yer alıyor. Bu da iddianın sadece mesnetsizliğini değil, ciddiyetsizliğini de gösteri­yor. Alemdar raporunun, çalışma­larımın ampirik veriye dayanmadığı şeklindeki ikinci iddiası da ilki kadar mesnetsiz. Çalışmalarımda kullan­dığım meclis görüşme tutanakları, anayasa metinleri, kurumsal dokümanlar, gazete haberleri sıra­dan ampirik veri kaynaklarıdır ve günümüzde bilimsel araştırmalarda yaygın olarak kullanılır.
Etnik kimliğimi, doğum yeri­mi değerlendirme konusu yapıp etnik asabiyet göstermek, ilkel etniklik, devlete sadakatsizlik gibi veciz ithamlarda bulunan Mustafa Erkal raporuna cevap yetiştirmeye çalışmak elbette nafile bir iş. Lakin, şunu söylemeden edemeyeceğim: Aydınlar Ocağı başkanınca ilkel etniklikle itham edildim ya, bu da bana dert olsun!
Kim yetersiz?
Profesörlük başvurumun reddedilmesine dayanak oluştu­ran jüri raporlarının çalışmalarım hakkındaki yetersizlik iddialarının mesnetsizliğini gösterebilelim sanı­yorum. Akademik performansımın profesörlük için (Feride Acar’a göre doçentlik için de) yetersiz olduğunu öne süren bu dört profesörün akade­mik performansına dair enteresan bir notla bitirmek isterim. Başlarken belirttiğim üzere ilgili genel mevzuat profesör olabilmek için uluslararası düzeyde orijinal yayınlar yapmış ol­mayı, ODTÜ mevzuatı ise ilave olarak Social Science Citation Index (SSCI) tarafından taranan dergilerde yayın yapmayı şart koşuyor. 2007′de yap­tığım tarama, profesör olamayaca­ğıma hükmeden bu dört profesörün SSCI tarafından taranan dergilerdeki yayın sayılarını şöyle veriyordu: Ayşe Ayata 0 (sıfır), Feride Acar 0 (sıfır), Korkmaz Alemdar 0 (sıfır) ve Musta­fa Erkal 0 (sıfır). Hal budur!

26 Şubat 2011 Cumartesi

Akademi


DİLEK KURBAN
Radikal, 26/02/2011
Türkiye'de akademik özgürlüğün yokluğunun vebalini sadece YÖK'e yüklemek, oldukça kolaycı ve risksiz bir yaklaşım.
Türkiye’de akademik özgürlüğün önündeki en temel engelin YÖK olduğu söylenir. Şüphesiz, darbe anayasasının ürünü olan bu kurumun, gerek gayrimeşru varlık sebebi gerekse donatıldığı olağanüstü yetkilerle üniversitelerin üzerinde kurduğu tahakküm nedeniyle, akademik özgürlük ile bağdaşır tarafı yok. Öte yandan, Türkiye’de akademik özgürlüğün yokluğunun vebalini sadece YÖK’e yüklemek, oldukça kolaycı ve risksiz bir yaklaşım. Bugün yapılması daha önemli ve elzem olan, akademik özgürlüğün önünde bir engel olarak akademinin kendisine bakmak olacaktır. Acaba, yöneticileri ve öğretim üyeleriyle Türkiye akademisi, akademik özgürlüğün gereklerine ne derece riayet ediyor? 

Gündemimizi Ortadoğu’daki demokratikleşme hareketlerinin meşgul ettiği bugünlerde, hak ettiği ilgiyi görmeyen bir tartışma yaşandı Radikal II’nin sayfalarında. Mesut Yeğen’in Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Sosyoloji Bölümü’nce oluşturulan akademik jüri tarafından profesör atamasının yapılmamasına dair yazısına, bu jüride yer alan ODTÜ öğretim üyesi Feride Acar’dan bir yanıt geldi. Yeğen’in yazısının ikinci bölümü Taraf’ta çıktı. Kimilerine göre, belki de, bir üniversitedeki bir öğretim üyesinin akademik kariyerine ilişkin kişisel bir anlaşmazlıktan ibaret olan bu hikâye, aslında, Türkiye’de akademi, siyaset ve yargı ilişkisi üzerinden akademik özgürlüğün önündeki yapısal engelleri açık yüreklilikle tartışmamız için önemli bir fırsat.
Akademi ve yargı
Yeğen’in aktardıkları, ‘münferit’ bir olay olarak görülemez. Akademik çalışmaları, siyasi duruşları ve hatta kimlikleri nedeniyle sistemle ters düşen akademisyenlere dair örnek çok. Yelpazenin bir ucunda, Pınar Selek gibi, herhangi bir akademik kuruma bağlı bulunmayan ‘evsizler’ duruyor. Bir araştırma çerçevesinde PKK militanlarıyla mülakat yaparak çizgiyi aşan Selek, kendisini hizaya getirecek veya ona himaye sağlayacak bir akademik kurumun yokluğunda, karşısında bizatihi devleti buldu.
Selek’in evsizler, sokak çocukları ve transbireylerle yaptığı atölye çalışmaları, onun, alışıldık akademisyenlerin aksine, topluma değmesine, görünür olmasına ve bu ‘tehlike’ arz etmesine yol açtı. Böylesi bir akademisyene uygulanacak en uygun sansür, yaptırımların en ağırı, ceza hukuku olmalıydı.
Devletin ehlileştirmeyi bizzat üstlendiği Selek gibi uç örneklerin dışındaki akademisyenlerin ait olduğu ‘akademi’ dünyasında ise ehlileştirme rolü üniversitelere düşüyor. Tezleri, araştırmaları kamuoyunca görünür olmadığı için devletin gözünden kaçma tehlikesi olan akademisyenlerin polisliğini üniversiteler üstleniyor. Bu kişilerin ehlileştirilmelerinin aracıysa, yargılama yerine, türlü çeşit baskı yöntemi: Sansür, idari soruşturma, terfi etmeme, tez iptali, disiplin cezası vs. Bu durum, akademisyenlerin büyük çoğunluğunun, sistemle ters düşmemek adına, gönüllerinden geçen araştırmaları yapabilmek için profesör unvanını almayı beklemelerine yol açıyor. Akademik kariyerde yükselmenin bir jürinin onayından geçmeyi gerektirdiği, jüri üyelerinin adayın çalışmaları, siyasi duruşu ve hatta etnik kimliği dikkate alınarak özel olarak seçilebildiği bir dünyada, bu ‘içselleştirilmiş sansür’, anlaşılabilir.
Öte yandan, bir ayağı baştan razı olunmuş otosansüre, diğer ayağı akademik hayatın her veçhesine nüfuz etmiş bir sansür mekanizmasına dayanan bu sisteme karşı gelmeyi seçen bir azınlık da var. Daha doktora tezi aşamasından başlayarak Kürt sorunu hakkında çalışma yapmayı göze alan az sayıdaki akademisyenin, meslektaşları eliyle nasıl cezalandırıldığı, bu cezaların yargı tarafından nasıl onandığı, ‘bilimsel tarafsızlık’ ile ‘hukukun üstünlüğü’ ilkelerinin nasıl uyumla uygulandığı önümüzdeki yazıların konusu.
Düzeltme: Bir önceki yazımda Kürtçe bir kelimenin yazımı ve anlamında hata yapmışım. Doğrusu, “sözünde duran” anlamına gelen “Sozdar” kelimesiymiş, “sözünü tutan kadın” anlamına gelen “Sözdar” değil. Bu hataya dikkatimi çeken okuruma teşekkür ederim.

25 Şubat 2011 Cuma

Cinsel Taciz, Siyaset ve Taciz Siyaseti, Alev Özkazanç

Bianet, 26 Şubat 2011, Cumartesi
Ben Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde (SBF) çalışan feminist bir akademisyenim. Aynı zamanda uzun süredir Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu'na (KESK) bağlı Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası'nın (Eğitim-Sen) üyesiyim.
Bu iki kimliğim nedeniyle, son zamanlarda kamuoyuna yansıyan ve bu iki kurumu ilgilendiren cinsel taciz iddialarını yakından izleyen biri olarak bu yazıyı kaleme aldım.
Birkaç gün önce medyadan öğrendiğim Ankara Üniversitesi'ndeki olay hakkında henüz, basına yansıyan dışında ayrıntılı bilgi sahibi değilim. Basına yansıdığı şekliyle bir öğretim üyesi, üniversitede yıllardır mobbing ve tacize uğradığı iddiasıyla konuyu yargıya taşımış; ardından üniversite yönetiminin baskılarıyla karşılaşması üzerine Meclis'in ilgili komisyonlarına ve Cumhurbaşkanlığı'na başvurmuştur.
Öte yandan geçen yılın sonunda patlak veren KESK olayını tesadüfî nedenlerle daha yakından ve ayrıntılı olarak biliyorum. Burada KESK ile ilgili olarak, sol örgüt zihniyetleri, grup aidiyetleri, otoriter siyaset yapış tarzları, kriz çözme-çözememe yöntemlerinden kaynaklanan moral bozucu ayrıntılara girmeyeceğim. Ancak genel olarak durumu özetlemek isterim.
Geçen yılın sonunda KESK'in bir kadın çalışanı genel sekreter tarafından taciz edildiği iddiasıyla örgütünü harekete geçirmiş, ancak ilgili kişinin iddiayı reddetmesi ve ait olduğu grubun bunu bir siyasi komplo olarak nitelendirmesi nedeniyle yaşanan siyasi gerilim, KESK başkanının istifasıyla sonuçlanmıştı.
Ardından yapılan olağanüstü kurultayda konu ele alınacağı yerde (aslında tam da beklenebileceği üzere) olaya, örgütün başına gelen ve "sınıf mücadelesini" sekteye uğratan talihsiz bir felaket olarak bakılmış, kurultay öncesinde çok sayıda kişi ve siyasi grubun eleştirel değerlendirme ve talepleri dikkate alınmamış, az sayıda delegenin gündeme getirme çabasına ve bazı kadın üyelerin protestolarına rağmen konu, yapıcı ve uzun dönemli örgütsel ve düşünsel bir yapılanma bağlamında tartışılmadan kalmıştır.
Sonuç, taciz iddiasını dile getiren kadının işinden olmasının yanı sıra pek çok başka açıdan da mağdur edilmesi, olayın soruşturulmadan kalması, konuyu sahiplenen siyasi aktörlerin KESK yönetiminden dışlanması, iki çalışanın istifaya zorlanması ve bir bütün olarak örgütün ve KESK'in de büyük katkı yaptığı kadın mücadelesinin zarar görmesi olmuştur.
Bu olay, pek çok açıdan tartışılmayı hak ediyorsa da ben bu yazıda bu olay ve sonraki başka olaylar vesilesiyle taciz siyaseti konusunda önemli gördüğüm bazı konulara dikkat çekmekle yetineceğim.

Tacizin "doğru" tartışılması ve engeller

KESK olayının patlak vermesini ardından, bir dizi olay daha ulusal medyaya yansıdı. Çeşitli üniversite, dershane ve kamu kurumlarıyla ilgili dile getirilen bu iddialar taciz konusunun, bundan böyle gündeme yerleştiğini ve giderek daha da medyatik hale geleceğini gösteriyor.
Kadına yönelik şiddet ve tecavüzün ardından tacizin de kamuoyunun gündemine girmeye başlaması nihai olarak hayırlı bir gelişme sayılmalı. Ancak bir yandan ağır bir ataerkil cinsiyetçi kültür; hızla gelişen muhafazakârlaşma ve aşırı kutuplaşmış siyaset; öte yandan pederşahi ve aşırı siyasallaşmış bir kurumsal kültür ve ağır ve kör işleyen bir yargı düzeniyle kuşatılmış olan Türkiye toplumunda taciz konusunun hak ettiği şekilde ele alınmasının önünde bir dizi ciddi engel var.
Bu engeller konusunda bir farkındalık olmadığı ve bunlar aşılmadığı sürece, taciz iddialarının kendi dışındaki siyasi çekişmelere ve her türlü kötücül güç oyunlarına malzeme olması ya da en azından arada kaynaması işten bile değil. Bu çerçevede iki temel soruna dikkat çekmek istiyorum.

Tacizi "ahlakçı" bir bağlamda tartışmak

İlk sorun muhafazakâr- cinsiyetçi -eril kültürle ilgili. Böyle bir kültürde tacizle ilgili konuların kolayca ahlakçı bir bağlamda anlam kazanacağını öngörmek gerek.
Burada bir yanda her türlü taciz iddiasını eril bakış açısıyla örtmeye çalışan bir taraf, öte yanda tacizi cinsel ahlak-ahlaksızlık, zina gibi terimlerle şeytanileştirmeye çalışacak bir başka taraf arasında sıkışıp kalma riski var.
Bu risklerden kaçınmak için öncelikle tacizi bir ahlak sorunu olarak kodlayan ve şeytanileştiren söylemlerden uzak durmak gerekiyor.
Cinsel taciz, bana göre yaygın ve sıradan bir erkeklik durumuyla ilgili bir sorun. Yani, o ya da bu erkeğe, gruba, toplumsal kesime; kuruma özgü olup da diğerinde asla olmayan istisnai bir durum değil.
Taciz, kadın ile erkeğin bir arada bulunduğu her yerde ve ortamda farklı düzey ve biçimlerde yaşanabilecek bir olay ve asıl nedeni de kadın ile erkek arasındaki güç asimetrisinin erkeklerde yol açtığı beden, bedensel sınır algısı ve ego yapıları.

Suç ve ceza terimleriyle "taciz"

Çok değişik biçim ve düzeylerde gerçekleşen, ancak her durumda kadınlara rahatsızlık veren bu çatışmanın sadece bazı biçimlerinin suç ve ceza terimleriyle tartışılmaya uygun olduğunu düşünüyorum.
Bence cinsel taciz, bütün farklı biçimleriyle kamusal bir tartışmanın konusu haline gelmelidir ancak bu tartışma asla "suç ve ceza" terimlerine indirgenmemelidir.
Son olarak Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) üyesi kadın milletvekillerinin hazırladığı ve medyaya "hadım" yasası olarak yansıyan (aslen cezaların ağırlaştırılmasını öngören) yasa tasarısı vesilesiyle gördüğümüz üzere, cezalandırıcı mantık muhafazakâr kültür ve moral panik ortamlarında hızla uç noktalara evrilebiliyor.
Konuyu ahlakçı, şeytanileştirici ve kriminal eksenlere sıkıştırmanın şöyle de bir sonucu daha olabilir: Dünyada ve Türkiye'de siyasi rekabet giderek daha fazla "bel altından" vurmaya başladı ve Türkiye'de bu eğilim şimdilik medyaya yansıtılan seks kasetleri yoluyla kendini sergiledi.
Ama siyasetçilerin de "sevişebilen" insanlar olduğu gerçeği eğer biraz kabul görürse, çok yakın zamanda cinsel taciz ve tecavüz iddialarının başlıca siyaset malzemesi olarak öne çıkmaya başladığını görebiliriz.

Cinsellik, taciz ve şiddet algısı

Muhafazakâr ve cinsiyetçi kültürle ilgili bir diğer sorun, cinsellik ile tacizi ve hatta şiddeti ayırt etme güçlüğü yaratması. Basına yansıyan taciz olaylarının İslamcı-muhafazakâr kesimlerdeki algısının cinsiyetçi bir algı olduğu açık.
"Dekolteci" İlahiyat profesörü olayında da gördüğümüz gibi, bu kesimler konuya özel bir hassasiyet gösteriyor ancak bunu toplumda var olan güçlü cinsiyet ayrışmasını daha da pekiştirmek ve özellikle kadınların bedeni üzerindeki eril denetimi arttırmak için bir malzeme haline getiriyorlar.
Bu zihniyet zaten rızaya dayalı cinsel yakınlaşmalar ile taciz arasında bir ayrım yapmakta zorlandığı için, tacize yönelik kamusal tartışmanın kadınlar ile erkekler arasındaki duygusal ve cinsel mesafenin artmasıyla sonuçlanması riski büyük.
İslam'ın bilinçdışındaki kurucu cinsel bastırma o kadar güçlü ki bazı kesimler çok muhteşem padişahlarının da bir cinsel yaşamı olduğunun gösterilmesine bile dayanamıyor.
Öte yandan bu tür bir zihniyetin İslami kesimlerle sınırlı olduğu da varsayılmamalı. Cinsel arzunun varlığı ve farklı biçimlerinin açık biçimde yaşanması, kamusal bir temsil nesnesi ya da ifade konusu yapılması ve özellikle kadınların arzusunun temsili önünde yaygın kültürel engeller var.
Tam da bu nedenle, tacize uğradığı iddiasıyla öne çıkan bir kadın mücadeleye baştan yenik giriyor. Çünkü söz konusu kadın eğer çevrede "namus timsali" olarak tanınan özel bir örnek değil de yaşamının herhangi bir anında "arzulu" görünmüş ve davranmış biriyse, yani en ufak bir "açık" ("dekolte" de denebilir) verdiyse, kadının tüm özel yaşam ayrıntılarının aleyhine kullanılması neredeyse kaçınılmaz oluyor.
Ben, yükselen bu muhafazakâr tehdide karşı, feministlerin kadın-erkek karma yapıların varlığını ve önemini savunmalarını; her ortamda ve kurumda rızaya dayalı her tür duygusal ve cinsel yakınlaşmaları ve özellikle kadınların inisiyatif almalarını teşvik eden bir siyaset izlemeleri gerektiğini düşünüyorum.
Bu uyarı gerekli çünkü tacize karşı hassasiyetin özellikle kurumsal ortamları tamamen erotizmden sıyırma (zaten böyle bir erotik ortam ortada yok ama bu kez bilinçli anti-erotik önlemler geliştirilmesi) riski sözkonusu.

Kurumsal kültür ve örgütlü siyasette "taciz"

İkinci mesele Türkiye'deki kurumsal kültür ve örgütlü siyaset ortamında tacize ilişkin bir iddianın nasıl ele alınacağına ilişkin.
Tam da tacizin yaygın bir toplumsal cinsiyet sorunu olduğu kabul edilmediği ve olay "suç ve ceza", "ahlak ve namus" terimleriyle düşünüldüğü için, hem kişiler hem kurumlar aşırı bir gayret ve panikle olayı inkâr etme ve üstünü örtme yoluna gidiyorlar.
Aslında bu bile yeni bir durum. Çünkü yakın zamana kadar bu tür kurum içi "sorunlar" hiçbir şekilde dışa yansımıyordu. Bu nedenle, son zamanlarda yaşanan ve örgütleri sarsan bu krizler hayırlı bir gelişmeye işaret ediyor.
Kadınların daha fazla seslerini çıkardıkları ve kamuoyu ilgisinin ve şeffaflık talebinin yükseldiği bu zamanda artık, kurumların eski yöntemlerle bu krizleri "çözmesi" mümkün görünmüyor.
Şimdiki sorun kurumların lekelenmekten korkarak panikle tepki vermeleri. Oysa bir kurumun adını lekeleyecek olan orada tacizin olması değil, tacize zemin hazırlayan bir ortam yaratmasıdır; yani tacize karşı etkin bir koruma sağlanamamasıdır.
Bu durumda özellikle cinsiyetçi-ayrımcılığı kendine dert edinmiş karma örgüt ve kurumlar için şu önerilebilir: Bu kurumlar, kadın çalışanlarının haklarını etkili biçimde korumayı ve herkes için huzurlu bir çalışma ortamının yaratılmasını hedefleyen bir genel politika çerçevesinde tüm çalışanlarını konu hakkında eğiten bir çaba içine girmeli; soruşturma süreçlerini etkin işletmeli ve tacize yönelik kademeli yaptırımlar uygulamalıdırlar.

"Kadının beyanı esastır" ilkesi

Mevcut durumda "kadının beyanı esastır" ilkesinin bazı örgütlerin tüzüklerine girmiş olması KESK örneğinde görüldüğü üzere hiçbir garanti sağlamıyor. Bunun nedenlerinden biri de hiç kuşkusuz bu ilkenin ne anlama geldiği yolunda feministler dâhil ciddi bir kafa karışıklığı olması.
Bu ilke, herhangi bir soruşturma ve yargılamaya gerek duymadan iddianın doğru kabul edilmesi değil, kadının beyanının ciddiye alınarak soruşturmanın yürütülmesi anlamına gelir.
Ayrıca burada ciddiye alınacak olan kadının duyduğu rahatsızlıktır; yani kurumun örgütlü gücünü, mücadeleye yenik başlayan dezavantajlı taraf lehine ortaya koymasıdır; erkeğin çoğu zaman normal gördüğü, taciz olarak kavramaktan aciz olduğu davranışının ne tür bir rahatsızlığa yol açtığı konusunda bir fikir edinmeye zorlanmasıdır.
Çoğu taciz olayı, "olmuş mu olmamış mı", "var mı yok mu" sorularıyla anlaşılamayacak kadar karmaşık bir hat üzerinde şekillenir. Genellikle erkekler, hiçbir şey olmadığını değil, olan şeylerin rızaya dayalı olduğunu, taciz olmadığını savunurlar.
Buradaki sorun, erkeklerin çoğunun aslında bir taciz kavrayışına sahip olmamaları ve çoğu zaman tecavüz (o da sadece bazı biçimleriyle) dışında kendilerini kadınların (bedensel, ruhsal) sınırlarını ihlal eden failler olarak kavramaktan uzak olmalarıdır.
Etkili önleme ve koruma mekanizmaları bir dereceye kadar (nereye kadar?) erkekleri bu sınırlar konusunda daha dikkatli olmaya zorlayabilir. Öte yandan söz konusu bu sınırların nerede çizileceği konusu elbette belirsizdir ve siyasi-kültürel mücadelenin konusudur.
Bu noktada son bir uyarıya daha ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Son olarak Wikileaks kurucusu Assange'a dair dile getirilen tecavüz iddiasında da ortaya çıktığı üzere, bu "sınırlar" meselesinin feministler açısından bile giderek tartışmalı hale geldiği anlaşılıyor.
Hem bu sınırlar üzerine hem de cinsel yaşamı disipline etmeye dönük cezalandırıcı yaklaşımların sınırları ve olumsuz sonuçları üzerinde daha çok tartışmaya ihtiyaç var. 

Akademi'nin "Kürt Sorunu"

Turnusol, 25 Şubat 2011 Cuma
Burcu Karakaş 
Şehir Üniversitesi öğretim üyesi sosyolog Prof. Dr. Mesut Yeğen'in, ODTÜ'de kendisine profesörlük kadrosu verilmeyişinin hikayesini kamuoyuna aktarması üzerine başlayan tartışma, Kürt sorunu'nun halen Akademi'nin 'kara deliklerinden' birini oluşturduğunu yüzümüze vurdu.

Şehir Üniversitesi öğretim üyesi sosyolog Prof. Dr. Mesut Yeğen, ilki Radikal İki'de ikincisi ise Taraf'ta "Nasıl Profesör Olunur?"başlıklı birbirinin devamı iki makale yayımladı. Eski ODTÜ öğretim üyesi Yeğen makalelerinde, ODTÜ'de kendisine profesörlük kadrosu verilmeyişinin hikayesini anlatıyordu.

Akademisyenlere üniversitelerde Kürt meselesi üzerine yazmanın halen sorun olup olmadığını, bu çalışmaların kadro alımına nasıl bir etkisi olduğunu sorduk:


'OTO SANSÜR UYGULANIYOR, ÖNYARGI VE DIŞLAMA ÇOK YAYGIN'

İsmail Beşikçi (Sosyolog): "Üniversite resmi ideolojinin gereklerine göre tavır ve davranış sergilemektedir. Günümüzde artık mücadelenin getirdiği fiili kazanımlardan dolayı Kürt meselesinin inkarı yapılamıyor. Ama Kürtlerin Kürt toplumu olmaktan doğan hakları konusunda çalışmalar yapanlar şu veya bu gerekçelerle engelleniyor. Özgür eleştiri kurumlaşmadan bilim ortamının oluşması olanaklı değil. Bütün bunlar, Kürt sorununa bilimin kavramlarıyla yaklaşmayı, resmi ideolojinin eleştirilmesini, bu eleştirinin devamlı kılınmasını gerektirir."

Doç. Dr. Ertan Efegil (Sakarya Üniversitesi): "Bir doktora öğrencim Kürt meselesi üzerine yazmak istiyor, ben bunda bir mahsur görmedim. Bunlar tartışılan konular artık. Tezin yazılması gerektiğini savundum. Tutucu olmanın bir anlamı yok artık. Bilimsel olarak teorik yaklaşımları dikkate aldığınız sürece bu konuları tartışmak gayet normaldir. Akademisyenler otosansür uyguluyor olabilir ama artık daha cesur davranıyorlar. Kürt sorunu çalıştığı için hışma uğrayan biriyle karşılaşmadım. Resmi tezleri eleştiren makaleler yazan bir arkadaşım bu çalışmalardan derlediği tezle daha yeni doçentlik aldı."

Dr. Cengiz Aktar (Bahçeşehir Üniversitesi): "Milli tasavvurun dışına düşen bütün uzmanlıklar akademide eser miktarda bulunurken akademik kadronun gerekçesini makul bulmak mümkün değil. Yeterince işlenmeyen tüm bu uzmanlıkların bir nevi pozitif ayrımcılığa tabi tutulması beklenir. Bu sadece bir akademik hassasiyet değil, ülkenin istikrarı için olmazsa olmaz bir siyasi gerekliliktir. Kadro alımında Kürt kimliği öne çıkan adaylar işe kolayca alınmazlar ama Kürt olup Kürtlüğünü görmezden gelenler daha kolay hareket eder."

Prof. Dr. İhsan Dağı (ODTÜ): "Mesut Yeğen, ODTÜ'de profesör olan birçok kişiden daha fazla ve daha nitelikli eserleri olan bir akademisyen. ODTÜ'de profesör yapılmaması için hiçbir neden yoktu, Kürt meselesi üzerine yazdıklarından ve konuştuklarından başka. Yeğen üzerinden akademiya 'disiplinize' edilmeye, üniversitelerde 'milli güvenlik' düzeni kurulmaya çalışıldı. Bu mesele rektörlerin komutanların odalarından çıkmadıkları dönemden kalan bir meseledir. Şimdi bu sorunlar büyük ölçüde aşıldı. Üniversiteler çok daha özgür. Kürt meselesi serbestçe konuşuluyor, araştırılıyor."

Prof. Dr. Büşra Ersanlı (Marmara Üniversitesi): "Kürt sorununun herhangi bir alanı üzerine yapılan çalışmalara karşı geniş bir önyargı hakim. Marmara'da da 2007 yılında anadil hakkı üzerine yazılan çok başarılı bir tez 'anayasanın başlangıç ilkelerine aykırı' olduğu gerekçesiyle üniversitenin Avrupa Birliği Enstitü Müdürlüğü tarafından reddedilmişti. Bugün yine böyle mi olurdu bilmiyorum ama önyargı ve dışlama çok yaygın."

MESUT YEĞEN KİMDİR?
1964’te Siverek’te doğdu. Ankara Atatürk Lisesi’nden mezun oldu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden lisans ve yüksek lisans, Essex Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden doktora derecesini aldı. Halen Şehir Üniversitesi'nde profesör olarak akademik hayatına devam ediyor. Yeğen'in İletişim Yayınlarından çıkan "Devlet Söyleminde Kürt Sorunu", "Müstakbel Türk'ten Sözde Vatandaşa Cumhuriyet ve Kürtler", "Son Kürt İsyanı" adında üç kitabı bulunuyor.


AKADEMİ'NİN KÜRT SORUNU...
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Ulusal Tez Merkezi'nin taramasında "Kürt" kelimesini aratınca çıkan 84 sonuç arasında Kürtlerle ya da Kürt sorunuyla ilgili İngilizce/Türkçe yazılmış toplam 60 yüksek lisans/doktora tezi yer alıyor. Bunların sadece sekiz tanesi doktora tezi. Aynı taramada "Arap" kelimesi 368, "Osmanlı" ise 1746 sonuç veriyor. "Kürt sorunu" taramasından ise 11 sonuç çıkıyor.