http://ayrimaugradim.org/
HERHANGI BIR KIMLIĞINDEN DOLAYI EŞITSIZ MUAMELEYE UĞRAYANLARIN YA DA FARKLARINA RAĞMEN FARKLI MUAMELE GÖRMEDIĞI IÇIN MAĞDUR OLANLARIN HIKAYELERININ BIRIKTIRILDIĞI ORTAM.
Vakalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vakalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Mart 2011 Çarşamba
İki yudum biraya 'sarhoşluk' cezası
Milliyet, 2.3.2011
ANTALYA’da açık alanda denize karşı bira içen 2 arkadaşa, kanlarında 0.50 promilden daha düşük miktarda alkol çıkmasına rağmen 75’er lira ’sarhoşluk’ cezası kesildiği öne sürüldü. Biralarından henüz iki yudum almışken alkolmetreyi üflemek zorunda kaldıklarını belirten Mahir Güven, "Yaşam alanlarının daraltığını hissediyorum" dedi.
Geçen Cumartesi akşamı iki eski arkadaş 32 yaşındaki Zafer Ülker ve 36 yaşındaki Mahir Güven, yıllar öncesinden bir geleneği devam ettirerek tarihi Kaleiçi semtindeki Yat Limanı’nda bulunan amfitiyatroda bira içmeye indi. Büfeden aldıkları birer biradan iki yudum alan gençlerin yanına gelen polis, kimliklerini aldı. O sırada tiyatroda bulunan yaklaşık 20 kişinin de kimlikleri toplandı. Muratpaşa İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı polis memurları daha sonra ekip otosunun yanına çağırdıkları kişilere alkolmetre üfletmeye başladı. Alkolmetreye üflemeyi reddedenler kan testi için hastaneye götürülürken, Güven’de 0.22 promil, arkadaşı Ülker’de ise 0.34 promil alkol çıktı. Polis, 5 bin 326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun ’Şarhoşluk’ başlıklı 35’inci maddesinden gençlere işlem yaptı, kişi başı 75 TL ceza kesti.
DİREKSİYONDA CEZASI YOK
Antalya’da iç mimar olarak görev yapan Zafer Ülker, ilgili maddenin sarhoş olarak başkalarının huzur ve sükununu bozacak şekilde davranışlarda bulunan kişilere uygulandığını ve hatta bu maddede alkolün etkisi geçene kadar kişinin gözetim altında tutulması gerektiğini kaydetti. Zafer Ülker, "Böyle bir şeyle karşılaştığım için hâlâ şoktayım. Araç kullanırken denetime girseydim 0.50 promile kadar hakkım olacaktı" dedi. Kaleiçi’nde bira içmenin arkadaşlıkları için bir gelenek olduğunu belirten Ülker, şunları söyledi:
"Mahir bana geldi. Evde akşam yemeği yedik ve birer bira içtik. Ardından şarkılar dinledik, eskilerden ve yenilerden konuştuk. Daha sonra bizim arkadaş çevremizde adetten saydığımız, bizim için bir gelenek olan Yat Limanı’na inip, deniz kenarında birer bira daha içip keyif yapalım dedik. Bir geleneği devam ettirmek için evden çıktık. Kaleiçi’nin eski ve dar sokaklarını da turlayarak Yat Limanı’ndaki büfeye geldik ve bölgedeki açık tek büfeden birer bira alarak amfitiyatroya geçtik. Sonra da cezayı yedik."
"YAŞAM ALANLARI DARALTILIYOR"
Ziraat mühendisi olan Mahir Güven ise "Artık 2011’in Türkiyesi’nde rahat rahat sokaklarda kendinizi ifade edebilecek yaşam alanlarının daraltıldığını hissediyorum" dedi. Uygulamayı polisin yaptığı rutin bir kimlik kontrol olduğunu sandıklarını söyleyen Mahir Güven, "Tiyatrodaki herkesin kimliklerini toplayan polis, 15- 20 dakika geçmesine rağmen hiçbir işlem yapmadı. Biraz daha bekletildikten sonra polisler, ekip arabasının arkasından alkolmetreyi çıkartarak herkesi sıraya dizdi. Saat 21.00 sıralarında ise herkes alkolmetreyi üflemek zorunda bırakıldı. İtiraz edenler hastaneye götürüldü. Bu çağda böyle manzara olur mu?" diye konuştu. Gençler, polisin kestiği cezaya karşı dava açmaya hazırlanıyor.
Yürürlükte olan 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 35’inci Maddesi’nde, "Sarhoş olarak başkalarının huzur ve sükununu bozacak şekilde davranışlarda bulunan kişiye, kolluk görevlileri tarafından 75 Lirası idari para cezası verilir. Kişi, ayrıca sarhoşluğun etkisi geçinceye kadar kontrol altında tutulur" deniliyor.
Kabahatler Kanunu’nun ’Sarhoşluk’ Başlıklı 35’inci maddesi:
Sarhoşluk
MADDE 35.- (1) Sarhoş olarak başkalarının huzur ve sükununu bozacak şekilde davranışlarda bulunan kişiye, kolluk görevlileri tarafından elli Türk Lirası idarî para cezası verilir. Kişi, ayrıca sarhoşluğun etkisi geçinceye kadar kontrol altında tutulur.
Akademik sansürde devlet-akademi işbirliği
Radikal, 02/03/2011
DİLEK KURBAN
Akademisyenlere devlet memuru sıfatı verilerek memuriyetleri bilim insanı kimliklerinin önünde tutuldu.
Türkiye’de akademinin devlet üniversiteleri aracılığıyla kurulmuş olması, üniversite ile devlet arasında organik ve ideolojik bir bağ kurulmasını sağlamıştır. Öyle ki, akademisyenlere ‘devlet memuru’ sıfatı verilerek memuriyetleri bilim insanı kimliklerinin önünde tutulmuştur. Herhangi bir kamu kurumunda çalışan bir memurdan farklı addedilmeyen öğretim üyelerinden devlete biat etmeleri beklenirken, üniversite yönetimleri de amacın hasıl olmasının garantörleri olarak polislik rolünü üstlenmişlerdir.
Bu durum, üniversitelerin işyeri gibi yönetilmesine, ideolojik olarak devlete yakın duran yöneticilerin akademik kadroya siyasi baskı ve sansür uygulamalarına, belirgin bir siyasi pozisyonları olmayıp da sahip oldukları mevkii bir iktidar aracı olarak gören yöneticilerinse öğretim kadrosu üzerinde tahakküm kurmalarına olanak sağlamıştır. Çoğu devlet üniversitesini birer kamu kurumuna, akademisyenleriyse memura dönüştüren bu sistemin bekçileri yine akademisyenlerdir. Devletle üniversiteler arasındaki mesafesizlik, öğretim üyeleri ve üniversite yöneticilerinin siyasi, ideolojik veya kişisel nedenlerle hazzetmedikleri meslektaşlarını akademik etiğe aykırı davranmakla, gayribilimsel veya siyasi olmakla suçlayarak kolayca yaftalamalarını sağlamış, üniversiteler içerisinde küçük iktidarlar oluşmasına yol açmıştır.
Bir iktidar adacığı
2004 senesi. 1990’larda binlerce köyü boşalttığını, milyonlarca Kürt sivili yerinden ettiğini yıllarca reddeden devlet, sorunun varlığını daha fazla inkâr edemez. AB ve BM’nin baskısı sonuç verir; hükümet, zorla göç mağdurlarının sayısını, koşullarını, devletten beklentilerini saptamaya yönelik bağımsız bir araştırma yaptırmayı kabul eder. DPT’nin açtığı kamu ihalesini, nüfus araştırmaları konusunda Türkiye’nin en yetkin akademik kadrosuna sahip Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü kazanır. Enstitü, niceliksel ve niteliksel olmak üzere iki ayağı olup, 14 ilde uygulanan ‘Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması’nı (TGYONA) 2004 sonlarında başlatır.
Aynı tarihlerde, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) da ‘zorunlu’ Kürt göçüne ilişkin bağımsız bir çalışma başlatır. TESEV’in Demokratikleşme Programı bünyesinde 5 akademisyenden oluşan bir araştırma grubu kurulur. Saha araştırması niteliksel yöntemle dört ilde gerçekleştirilen araştırma, literatür taraması, dünya örnekleri incelemesi ve hükümet politikalarının analizini içerir. Grubun üyelerinden biri, HÜNEE öğretim üyesi ve TGYONA ekibi mensubu Doç. Dr. Turgay Ünalan’dır. Ünalan’ın TESEV çalışmasına katkısı, literatür taraması ve dünya örneklerinin incelenmesi ile sınırlıdır.
TESEV grubu, 19 aylık araştırmanın ön bulgularını, Ekim 2005 tarihli bir raporla kamuoyuna duyurur. DPT Müsteşarlığı, üzerinde Ünalan’ın da ismi olan raporun yayımlanmasından birkaç gün sonra, Hacettepe Rektörlüğü’ne, TESEV raporunu eklediği bir yazı gönderir. Rektörlük, işvereninden gelen mesajı alır, Ünalan hakkında soruşturma başlatır. Tam 13 ay sürecek soruşturma süresince, Ünalan HÜNEE’deki idari görevlerinden ve TGYONA’dan uzaklaştırılır. Sonuçta 1/30 oranında maaştan kesme cezası alan Ünalan, açtığı davadan da sonuç alamayınca, üniversiteden ayrılmaya karar verir. BM’den aldığı iş teklifi üzerine, Türkiye’den de.
Türkiye’nin en yetkin demograflarından birisinin ülkeden ayrılmasına neden olan olaylar, bir devlet kurumu olan DPT’nin, bağımsız bir akademik araştırma yapılması amacıyla açtığı kamu ihalesini kazanan üniversitenin rektörlüğüne, o üniversitedeki bir öğretim üyesini şikâyet etmesiyle başladı. DPT’nin hesabını sorduğu, sadece Hacettepe’ye verdiği para değildi elbette; o paranın ima ettiği biattı da aynı zamanda. Öte yandan, sorumluluk sadece DPT’ye ait değil. Asıl sorun, akademik özgürlüğü gerekçe göstererek öğretim üyesini korumak yerine, onu temelsiz suçlamalara dayanan bir soruşturmaya tabi tutan rektörlük ve enstitünün tutumunda.
Bu durum, üniversitelerin işyeri gibi yönetilmesine, ideolojik olarak devlete yakın duran yöneticilerin akademik kadroya siyasi baskı ve sansür uygulamalarına, belirgin bir siyasi pozisyonları olmayıp da sahip oldukları mevkii bir iktidar aracı olarak gören yöneticilerinse öğretim kadrosu üzerinde tahakküm kurmalarına olanak sağlamıştır. Çoğu devlet üniversitesini birer kamu kurumuna, akademisyenleriyse memura dönüştüren bu sistemin bekçileri yine akademisyenlerdir. Devletle üniversiteler arasındaki mesafesizlik, öğretim üyeleri ve üniversite yöneticilerinin siyasi, ideolojik veya kişisel nedenlerle hazzetmedikleri meslektaşlarını akademik etiğe aykırı davranmakla, gayribilimsel veya siyasi olmakla suçlayarak kolayca yaftalamalarını sağlamış, üniversiteler içerisinde küçük iktidarlar oluşmasına yol açmıştır.
Bir iktidar adacığı
2004 senesi. 1990’larda binlerce köyü boşalttığını, milyonlarca Kürt sivili yerinden ettiğini yıllarca reddeden devlet, sorunun varlığını daha fazla inkâr edemez. AB ve BM’nin baskısı sonuç verir; hükümet, zorla göç mağdurlarının sayısını, koşullarını, devletten beklentilerini saptamaya yönelik bağımsız bir araştırma yaptırmayı kabul eder. DPT’nin açtığı kamu ihalesini, nüfus araştırmaları konusunda Türkiye’nin en yetkin akademik kadrosuna sahip Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü kazanır. Enstitü, niceliksel ve niteliksel olmak üzere iki ayağı olup, 14 ilde uygulanan ‘Türkiye Göç ve Yerinden Olmuş Nüfus Araştırması’nı (TGYONA) 2004 sonlarında başlatır.
Aynı tarihlerde, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) da ‘zorunlu’ Kürt göçüne ilişkin bağımsız bir çalışma başlatır. TESEV’in Demokratikleşme Programı bünyesinde 5 akademisyenden oluşan bir araştırma grubu kurulur. Saha araştırması niteliksel yöntemle dört ilde gerçekleştirilen araştırma, literatür taraması, dünya örnekleri incelemesi ve hükümet politikalarının analizini içerir. Grubun üyelerinden biri, HÜNEE öğretim üyesi ve TGYONA ekibi mensubu Doç. Dr. Turgay Ünalan’dır. Ünalan’ın TESEV çalışmasına katkısı, literatür taraması ve dünya örneklerinin incelenmesi ile sınırlıdır.
TESEV grubu, 19 aylık araştırmanın ön bulgularını, Ekim 2005 tarihli bir raporla kamuoyuna duyurur. DPT Müsteşarlığı, üzerinde Ünalan’ın da ismi olan raporun yayımlanmasından birkaç gün sonra, Hacettepe Rektörlüğü’ne, TESEV raporunu eklediği bir yazı gönderir. Rektörlük, işvereninden gelen mesajı alır, Ünalan hakkında soruşturma başlatır. Tam 13 ay sürecek soruşturma süresince, Ünalan HÜNEE’deki idari görevlerinden ve TGYONA’dan uzaklaştırılır. Sonuçta 1/30 oranında maaştan kesme cezası alan Ünalan, açtığı davadan da sonuç alamayınca, üniversiteden ayrılmaya karar verir. BM’den aldığı iş teklifi üzerine, Türkiye’den de.
Türkiye’nin en yetkin demograflarından birisinin ülkeden ayrılmasına neden olan olaylar, bir devlet kurumu olan DPT’nin, bağımsız bir akademik araştırma yapılması amacıyla açtığı kamu ihalesini kazanan üniversitenin rektörlüğüne, o üniversitedeki bir öğretim üyesini şikâyet etmesiyle başladı. DPT’nin hesabını sorduğu, sadece Hacettepe’ye verdiği para değildi elbette; o paranın ima ettiği biattı da aynı zamanda. Öte yandan, sorumluluk sadece DPT’ye ait değil. Asıl sorun, akademik özgürlüğü gerekçe göstererek öğretim üyesini korumak yerine, onu temelsiz suçlamalara dayanan bir soruşturmaya tabi tutan rektörlük ve enstitünün tutumunda.
27 Şubat 2011 Pazar
Nasıl profesör olunur (3)
Taraf, 27 Şubat 2011
13 Şubat 2011 tarihli Radikal İki’de yayımlanan “Nasıl Profesör Olunur” başlıklı yazıma Feride Acar 20 Şubat 2011 tarihli Radikal İki’de cevap verdi. Acar’ın cevabına cevabımdır.
Acar’ın döne döne tekrar ettiği ilk iddia; yazımda kendisine hakaret ettiğim. Yazımı yeniden, defalarca okudum. Tabii ki hakaret filan yok; zaten Acar da şurada hakaret var demek yerine, genel bir “hakaret var” iddiasına sığınmayı tercih etmiş. Hakaret etmedim, etmeyi aklımın ucundan geçirmedim demekten başka yapabileceğim bir şey yok. Aslında, profesörlük başvuru sürecimde yaşananları kamuyla paylaşırken en çok dikkat ettiğim husus, hakaret etmek filan şöyle dursun, kesinleşmemiş, ispatlanamaz herhangi bir bilgiyi kullanmamak oldu. Tahmin edileceği üzere, kullanmış olduğum bu türden ispatlı bilgiden çok daha fazlası çeşitli kanallardan tarafıma ulaştırıldı. Bunların bir tekini bile kullanmaya tenezzül etmedim.
Acar’ın ikinci iddiası; akademik nitelikli bir süreci siyasi bir kavganın parçasıymış gibi gösterdiğim. İdarenin somut, belgeli işlemlerini ve jüri üyelerinin belgeli ifadelerini aktardığım için bir şeyi başka bir şeymiş gibi göstermekle itham edilmem tuhaf, Feride Acar da bilir; Bazı durumlarda facts speak for themselves. Acar inanmayabilir ama basit bir amacım var aslında: Maruz kaldığım haksızlığı duyurmak ve tekrarını önlemek. Derdim, işi siyasi bir kavganın parçası kılmak olsaydı, bunu yapmak hakikaten kolaydı. Bilhassa uzak durdum, halen de uzak duruyorum.
Acar’ın üçüncü iddiası; atama süreçlerinin ODTÜ’de şeffaf süreçlerle gerçekleştiği şeklinde. Bu iddianın gülümsettiği tek ODTÜ’lü olmadığıma eminim. Acar’a ODTÜ’de işler şeffaf görünebilir. Ama benim sorularım da baki: Bu nasıl şeffaf bir süreçtir ki Sosyoloji Bölümü başkanının önerdiği on profesörden tek birine dahi jürimde görev verilmedi de şahsıma yönelik husumeti malum profesörler jürimde yer aldı; bu nasıl şeffaflıktır ki, profesörlük için yaptığım her iki başvuruda da jüri oluşturulma sürecinde bölüm başkanlığı devreden çıkarıldı.
Acar’ın kuvvetle sarıldığı dördüncü iddia da; ODTÜ aleyhine açmış olduğum davayı kaybetmiş olduğum bilgisini gizlediğim şeklinde. Acar unuttu sanıyorum: Temyiz, yargı işinin asli bir parçasıdır ve İdare Mahkemesi’nin aleyhime almış olduğu karar Danıştay’da temyiz edilmiş durumda. Demek ki, ortada tamamlanmış bir hukuki süreç yok. Kaldı ki, almış olduğum hukuki tavsiye, mahkemelerce oluşturulmuş bilirkişi raporlarının yargı süreci devam ederken eleştirilmemesi gerektiği şeklinde. Acar’a bu tavsiyeyi veren olmamış anlaşılan.
Acar’ın mezkûr bilirkişi raporuna atfen serdettiği “daha önce başka isimle yayımlanmış bir yazıyı kendi adımla yeniden bastırdığım” şeklindeki vahim iddia için söylemek istediğim tek şey şu: Ayıptır. Bir arkadaşımın daha önce internette yayımlanmış bir yazısını baz alarak yazdığımız ve her ikimizin de yazarı olarak göründüğü bir metin için bu türden çirkin bühtanlarda bulunmak yakışmıyor. Acar da pekâlâ biliyor ki, yazı yazabilmekle ilgili bir sorunum olmadığı gibi bu türden pespayeliklerle işim olmaz.
Acar’ın bir iki kez tekrarladığı şu etik meselesini konuşmanın da yeri olsa gerek. Anlaşılan Acar ve arkadaşları yazılarımda görülen ve benim de telaffuz ettiğim tekrar meselesinin bir akademik etik ihlali olduğuna kanaat getirmişler. Burada yapmaları gereken tek şey şu olsa gerek: İddialarını ilgili mercilere taşımak. Böylece herkes eteğindeki taşları dökme fırsatını bulmuş olur. Hazır sözü açılmışken, etik meselesine bir katkı da benden olsun. Bildiğim kadarıyla bu işlerdeki temel etik ilke, çıkar çatışması ya da çakışması olan kişilerin jürilerinde yer almamak şeklindedir.
Acar’ın “jürimde görev yapan profesörler, ilgili bilim alanından seçilmedi iddiama” karşı ortaya koyduğu “Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde görevli sosyoloji profesörüyüm” karşı-iddiasını doğrusu anlayamadım. İlgililere sordum onlar da anlayamadı. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde bir sosyoloji anabilim dalı olmadığına göre bu mümkün görünmüyor. Ancak burada esas mesele tabii ki bu değil. Esas mesele şu: ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde çok sayıda profesör varken ve Sosyoloji Bölümü Başkanı da bunlardan beşinin ismini rektörlüğe önermişken niye, nasıl oldu da Siyaset Bilimi Bölümü’nden iki profesör jürime seçildi? Mesele bu! Seçilen profesörlerin çalıştığım alanın uzmanı olduğu söylenemez çünkü bizzat Acar, jüri süreci devam ederken Rektörlüğe gönderdiği dilekçede dosyamı değerlendirebilmek için ilgili ulusal ve uluslararası literatürü taraması gerektiğini bildirmiş; benzer beyanda bulunan başka bir profesör jürimden çekilirken, Acar bu beyanın üzerinden bir ay bile geçmeden raporunu teslim etmiştir.
Acar’ın doçentlik derecemle ilgili kafa karıştırmaya matuf beyanları için söyleyeceğim şu: Doçentlik için yeterli olup olmadığımı doçentlik jürimde görev yapan yakın arkadaşlarına sorabilir.
Acar’ın esas iddiası ise akademik performansımın profesörlük için yetersiz olduğu yolundaki kanaatinin iki esaslı akademik gerekçeye dayandığı şeklinde. Buna göre, Kürt meselesi üzerine yapmış olduğum yayınlarım doktora tezimin tekrarından ibaret, Kürt meselesi haricindeki yayınlarımsa ulusal ve yan-bilimsel dergilerde yayımlanmış olduğu içindir ki Acar akademik performansımın profesörlük için yetersiz olduğuna kani olmuştur. Aslında, meselenin esası tam da bu: Her iki akademik gerekçenin tümden mesnetsiz olmasındadır ki, profesörlük başvurumun akademi-dışı mülahazalarla reddedildiğini savunuyorum.
İlk gerekçeyle başlayayım. Acar’a göre, Kürt meselesi üzerine yaptığım bütün yayınlar 1994′te tamamladığım doktora tezimden türetilmiş, orijinal olmayan çalışmalardır. (“Mübarek, nasıl bir doktora tezi yazmışsam on beş senedir beni idare etmiş” deyip övünmek de var ama…). Şimdi, Kürt meselesi üzerine yazdıklarımı doğru düzgün okuyan birisi bu iddianın mesnetsizliğini hemen fark edecektir. Devlet Söyleminde Kürt Sorunu başlığıyla kitaplaştırmış olduğum doktora tezim, adından anlaşıldığı üzere devletin Kürt meselesine dair dilini ve algısını inceliyor ve dönem itibarıyla da 1980′e kadar olan zamam kapsıyor. Kürt meselesi üzerine yaptığım diğer yayınları okuyan biriyse şunları hemen görecektir. Bu yeni çalışmalarda, 1. Devletin 1980 sonrası algısını, 2. Devlet dışı aktörlerin (sol, milliyetçilikler, sıradan yurttaşlar) meseleyi nasıl algıladığını, 3. Devletin Kürt meselesi etrafında takip ettiği ve Kürtlerle de sınırlı kalmayan vatandaşlık uygulamalarını 4.2000′lerin başında Kürt meselesinin seyrinde yaşanan büyük kopuşu analiz etmeye çalıştım. Dolayısıyla, Kürt meselesi üzerine yaptığım yayınları doktora tezimin referanslarının şişirilerek tekrar edilmesinden ibaret görmek için hakikaten ya izan duygusunu kaybetmiş olmak gerekir ya da özel mülâhazalara sahip olmak.
İkinci gerekçeye gelince, öncelikle, Acar’ın burada yapmış olduğu revizyonun altını çizmek isterim. Kürt meselesi haricindeki yayınlarım için Acar’ın jüri raporundaki tesbitleri esas olarak şunlardı: “Yeterince çeşitlenmiş değil” ve “hakemli olmayan dergilerde yayımlanmıştır”. Oysa şimdi, Acar bu iki gerekçeden vazgeçip, bunlar ulusal ve yarı bilimsel yayınlardır demeyi tercih ediyor. Önce bu revizyona neden mecbur kalındığını açıklayayım. Radikal İki’de yayımlanan yazıda da gösterdiğim gibi Kürt meselesi üzerine olmayan çok sayıda yayınım var ve dolayısıyla yayınlarımın çeşitlenmemiş olduğu iddiası doğru değil. Kürt meselesi üzerine olmayan yayınlarım şunlar: “Yurttaşlığın Diyalektiği, Yurttaşlığın Trajedisi”, “İmparatorluk: Eksik Bir Manifesto”, “Yurttaşlık ve Türklük”, “Sendikalar ve Kadın Sorunu: Kurumsal Gelenekler ve Cari Zihniyetler”, “Radikal Demokrasiden Liberal Demokrasiye: Geçiş(sizlik)ler”, “Tarihsel Materyalizmden Hegelyan Diyalektiğe, Hegelyan Diyalektikten Postmodern Farka: Orhan Pamuk Romanları”, “Türk Tarih Yazımında Türk Tarih Tezi”, “Bilginin Sosyolojisi, Sosyolojinin Bilgisi”, “Kemalizm ve Hegemonya:?”. Yayınlar bunlar ve başlıklar da gösteriyor ki Kürt meselesi haricinde yurttaşlık, kadın sorunu, demokrasi kuramları, Kemalizm, edebiyat incelemesi gibi çeşitli alanlarda yayınlarım var. Bu yayınların ikisiToplum ve Bilim, biri Amme İdaresi Dergisi, biri Feride Acar’ın da hakemleri arasında olduğu Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, biri de İletişim Yayınları’nın referans mahiyetindeki Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce dizisinde yayımlanmış. Şimdi, Türkiye’de sosyal bilimlerle ucundan kıyısından haşır neşir olan birisi bile bilir ki bunlar memleketin ender hakemli ve saygın yayınlan arasındadır. Nitekim, durum bu olduğundadır ki, Feride Acar da “Kürt meselesi haricindeki yayınları hakemli olmayan dergilerde yayımlanmış” iddiasından vazgeçmiş görünüyor. Bu kez de diyor ki, “Kürt meselesi haricindeki yayınlan ulusal dergilerde yayımlanmış yan-bilimsel çalışmalardır”. Kürt meselesiyle ilgisi olmayan “Citizenship and Ethnicity” başlıklı yazımın yayımlandığı Middle Eastern Studies Acar nazarında ulusal yayın olmuş gitmiş. Yarı-bilimsellik iddiasına gelince. Pek çok kez basılmış, çokça okunmuş, hakem onayından geçmiş ve hem ulusal hem de uluslararası çokça atıf almış yayınlar için yarı-bilimsel sıfatını kullanmak da izan duygusunun yitirilmesiyle alakalı olsa gerek. İyi bir sosyal bilimci, akademik cemaatin belirgin bir biçimde onayladığı yayınlar için “yarı-bilimseldir” gibi cüretkâr iddialarda bulunmaktan uzak durmak gerektiğini bilir.
Feride Acar’ın “yetersizlik” için gösterdiği akademik gerekçelerin mesnetsizliğini bir kez daha gosterebildim sanıyorum. Son olarak, bu mesnetsizlikten dolayıdır ki, Acar’ın yetersizlik tartışmasının açılmasından şikâyet etmeye hakkının olmadığını düşünüyorum. Niyetim, Acar’a yönelik genel bir yetersizlik iddiasında bulunmak değil, beni yetersizlikle itham edenlere cevap vermekti.
Hâl budur!
Mesut Yeğen
Nasıl profesör olunur (2)
Taraf, 21 Şubat 2011
Bu yazıyı öncekiyle beraber 1 Şubat’ta Radikal İki’ye gönderdim. Editörler her iki yazıyı yayımlamak üzere kabul ettiler. Ancak ilk yazı yayımlandıktan sonra, 17 Şubat günü Radikal İki editörleri bu yazının yayımlanmayacağını bildirdi. Niyesi malum!
ODTÜ Sosyoloji Bölümüne 2006 senesinde yaptığım profesörlük başvurumun reddedilme hikayesini geçen hafta (Radikal İki’de) yazdım. 2008 yazında ODTÜ rektörü değişti. Bunun üzerine 2008 sonbaharında profesörlük için yeniden başvurdum. Sosyoloji Bölümü ve dekanlık başvurumu uygun bulup rektörlüğe gönderdi. Ancak rektörlük, önceki başvurumla ilgili davayı geri çekmediğim takdirde, yeni kadro ilan etmeyeceğini bölüm başkanına bildirdi. Cevaben, rektörlüğün davamı geri çekmem yolundaki talebinin hukuki dayanaktan yoksun olduğunu ve talebim olan kadro açılmadığı takdirde Sosyoloji Bölümünde açılacak ilk profesörlük kadrosuna başvuracağımı bölüm başkanına, dekana ve rektör Ahmet Acar’a bizzat söyledim. Nitekim, 2009 başında Sosyoloji Bölümünde bir profesörlük kadrosu açılması için yazışmalar başladı. Bunun üzerine bölüm başkanına, profesörlük kadrosu talebinde bulunduğumu, bölümün kadro talebi yaparken bu durumu göz önünde bulundurması gerektiğini hatırlattım. Ancak bölüm başkanı Kayhan Mutlu, yazılı olarak, rektörlüğün kendisine “2 aday var ama ben diğer adayı uygun gördüm” dediğini bildirdi ve talebimi reddetti.
Neticede, 2009 Haziranında Sosyoloji Bölümü için bir profesörlük kadrosu ilan edildi ve yasal hiçbir engel olmadığı için ben de başvurdum. Bu arada, bölüm başkanı Kayhan Mutlu emekli oldu ve fakat dekanlık takip eden altı ay boyunca Sosyoloji Bölüm başkanlığı için seçim sürecini bir türlü başlatmadı. Bu durum, ilan edilen profesörlük kadrosu için atanacak jürinin oluşturulmasında Sosyoloji Bölüm başkanlığını devreden çıkardı.
Buraya kadar olan biten ODTÜ yönetiminin mevzuat ve teamüle uymamak yolundaki kararlılığını gösteriyordu. Yasal hiç bir gerekçe olmadığı halde yeni kadro ilan edilmesi için önceki başvurumla ilgili yargı sürecini sonlandırmam istenmiş, bölüm başkanlığına açıkça diğer adayın tercih edildiği şeklinde görüş bildirilmiş ve nihayet Sosyoloji Bölüm başkanlığı seçimi yaptırılmayarak jüri oluşturulmasında bölümün dahil olmasının önüne geçilmişti. Bütün bu durum, neyin yaşanmakta olduğunu yeterince gösteriyordu.
İkinci dava
Nihayet, rektörlük, 2009 Ekimi’nde jüri raporlarına atfen profesör olamayacağıma ikinci kez hükmetti. Bu ikinci kararı da yargıya götürdüm. Rektörlükçe mahkemeye sunulan evrak şunları gösteriyor. Başvuru dosyamı incelemek üzere kurulan jüri, önceki başvurumda olduğu gibi Sosyoloji Bölümü başkanlığının görüşü alınmadan oluşturulmuş. Rektörlükçe oluşturulan bu yeni jüride ikisi Boğaziçi, biri Sabancı, biri Bahçeşehir Üniversitesi, sonuncusu da ODTÜ’de görev yapan beş profesöre görev verilmiş.
Bu beş kişilik jüride yer bulan ilk dört üye, profesör olabilmek için gerekli şartları haiz olduğumu bildirmiş, bunlardan biri aynı kadro için başvuruda bulunan diğer adayla benim aramda seçim yapmayı uygun görmemiş, diğer üçü ise seçim durumunda oldukları için diğer adayın ilan edilen profesörlük kadrosuna atanmasını önermiştir. Jüride yer bulan beşinci profesör, ODTÜ Sosyoloji Bölümünden Sencer Ayata ise profesör olamayacağıma hükmetmiştir.
Beş rapor, iki kanaat
Dosyamı inceleyip profesörlüğü hak ettiğime hükmeden dört profesörün yazdığı raporlarla Sencer Ayata raporu arasındaki örtüşmezlikler kayda değer. İlk örtüşmezlik biçimsel: Profesörlüğü hak ettiğime hükmeden ilk dört rapor toplam 9 (dokuz) sayfa iken, profesörlüğü hak etmediğime hükmeden Sencer Ayata raporu tek başına 21 (yirmi bir) sayfa. Bu biçimsel örtüşmezlik içerik örtüşmezliğinin de habercisidir.
Profesörlüğü hak ettiğime hükmeden profesörlerin çalışmalarım hakkındaki bazı tespit ve kanaatleri şöyle: “1999’da yayınlanan kitabı, konuya yeni bir kuramsal bakış acısı getirmesi nedeniyle, bir klasik eser vasfını kazanmıştır”; Devlet Söyleminde Kürt Sorunu başlıklı kitabı sadece Kürt sorunu konusunda değil, aynı zamanda kavramsal-yöntemsel açıdan çok önemli bir katkı olarak nitelendirilmelidir”;
“iki İngilizce makalesi Türkiye’de belli başlı üniversitelerde verilen bütün siyaset sosyolojisi derslerinde temel okuma listelerinde yer almaktadır”; “the Turkish State Discourse and the Exclusion of Kurdish Identity” başlıklı makalenin Türkiye’de Kürt sorununa getirdiği orijinal teorik bakış açısı son on yıl içinde Kürt çalışmalarının istikametini belirlemiştir”; “çalışmaları Türkiye’de Kürt sorunu dendiğinde ilk akla gelen, en önemli ve temel referansları oluşturmaktadır”; “üst düzeyde bilime katkı yapabilecek donanıma sahip bir bilim insanı[dır]”; “Kürt sorununun Türkiye’de sosyal bilimler ışığı altında tartışılmasına önemli katkılarda bulunan saygın bir entelektüeldir”; “yayımladığı bilimsel makale ve kitaplar siyaset sosyolojisi alanında önemli katkılardır”; “Kürt sorunu etrafındaki çalışmaları iyi araştırılmış, derinliğine düşünülmüş katkılardır”; “[çalışmaları] akademik literatür için önemli bir kaynak oluşturmuş, ayrıca üniversite dışı okuyucular için de anlaşılabilir fakat sorumlu ve sofistike bir perspektif geliştirmiştir”.
Burada tekrarlamaktan mahcubiyet duyduğum bu tespit ve kanaatlere karşı profesörlüğü hak etmediğime hükmeden 21 sayfalık Sencer Ayata raporu ise husumet ve karalamalarla bezelidir. Yayınlarımın büyük kısmının doktora tezimin tekrarından ibaret olduğunu iddia eden Ayata, çalışmalarımın “nicelik bakımından son derece yetersiz, nitelik bakımından zayıf, normatif” eserler olduğunu iddia etmektedir. Ayata raporuna göre, Kürt meselesi üzerine yazdığım metinlerde görülen ve ikinci kitabımın önsözünde bizzat belirttiğim tekrarlar durumu, doktora tezi sonrasında yeni bir şey yazmamış olduğumu göstermektedir.
Bu tespitleri Ayata’nın yayınlarımı belirli bir kasıtla okuduğunu göstermektedir. Kürt meselesi üzerine yazdıklarım doğru düzgün okunursa, doktoradan doçentliğe kadar yazdıklarımın devletin Kürt meselesini 1980’e kadar nasıl algıladığına, doçentlik sonrası yayınlarımın ise bu algının 1980 sonrası biçimlerine ve Kürt meselesinin sadece devlet değil milliyetçilikler, sol ve sıradan yurttaşlar tarafından nasıl algılandığına odaklandığı görülür. Keza, doğru düzgün bir okuma yapılırsa, British Council ve Türkiye Bilimler Akademisinden aldığım burslarla 2002 yılında İngiltere’de yaptığım araştırmaların ardından, esas olarak Cumhuriyet dönemince takip edilen yurttaşlık siyasetiyle uğraştığım ve bu alanda yayınlar yaptığım görülür.
Sencer Ayata, bu türden bir doğru düzgün okuma yapmak yerine, şahsıma karşı geliştirmiş olduğu husumetin çekiciliğine kapılmayı tercih etmiş görünüyor. Öyle ki, hakemli, saygın dergilerde yapmış olduğum ve hem yurt içinde hem de yurt dışında pek çok üniversitede okutulan yayınlarım Ayata’nın nazarında, “sosyolojik hiçbir özelliği olmayan”, “kitap eleştirisi mahiyetinde” yayınlar olabilmiştir.
Bu 21 sayfalık rapora benzer uzunlukta bir karşı-raporla cevap vermeyi başka bir zamana ve zemine bırakıp şunu söylemekle yetineyim. Önceki yazımda Ayşe Ayata ve Feride Acar raporlarına verdiğim cevaplar Sencer Ayata raporu için de aynen geçerlidir. Aslında, Sencer Ayata’yla aynı jüride yer almış olan diğer dört profesörün çalışmalarım hakkındaki tespit ve kanaatleri Ayata raporuna karşı kendiliğinden bir cevap oluşturuyor sanırım.
Olan biten
2009 başvurumun reddediliş hikayesi de böyle. Hikayenin hem idari hem de akademik veçhesi skandallarla dolu. İdari veçhedeki skandalları bir kez daha sıralamak isterim. ODTÜ idaresi, yasal hiçbir engel olmamasına rağmen yeni bir profesörlük kadrosu açılması talebimi rektörlük aleyhine açtığım ilk davadan vazgeçmem şartına bağlamış; açılan bir profesörlük kadrosuna ben de dahil iki aday başvurmuşken Sosyoloji Bölüm başkanına diğer adayı uygun gördüğünü bildirmiş; oluşturulacak jürinin belirlenmesinde Sosyoloji bölüm başkanının görüşünü almamak için boşalan bölüm başkanlığına altı ay boyunca atama yapmamış; ilgili mevzuat, oluşturulacak beş kişilik jürinin ikisinin üniversite içinden atanmasını öngörürken sadece bir üyeyi üniversite içinden atamış; bu bir üyenin de, Sosyoloji Bölümünde çok sayıda profesör bulunmasına rağmen, bir önceki profesörlük başvurum hakkında olumsuz rapor yazan Ayşe Ayata’nın eşi ve aynı kadroya birlikte başvurduğumuz diğer adayla ortak çalışmaları olan Sencer Ayata olmasına karar vermiş; aynı kadroya birlikte başvurduğumuz diğer adayın profesör olarak atandığı günün ertesi gün Sosyoloji Bölüm başkanlığı seçimlerini yapmış ve bu yeni profesörü bölüm başkanı olarak atamış; diğer adayın, profesörlük başvuru şartları arasında sıralanan öğrenci değerlendirmelerinde ilk yüzde seksenlik dilimde olma şartını karşıladığını gösteren evrakı, istenmesine rağmen, mahkemeye sunmamıştır.
Akademik veçhedeki skandalsa şu: başvuru dosyamı değerlendiren ikisi Boğaziçi Üniversitesinde görevli ikisi de daha önce bu üniversitede görev yapmış dört profesör profesörlük unvanını hak ettiğime hükmederken, ODTÜ Sosyoloji bölümü profesörü Sencer Ayata 21 sayfalık karalamalarla dolu bir raporla profesör olamayacağıma hükmetmiştir.
İki başvurumun ardından enteresan bir akademik tablo oluşmuş görünüyor. ODTÜ’de görev yapan Ayşe Ayata, Feride Acar ve Sencer Ayata profesör olamayacağıma, buna karşılık Boğaziçi Üniversitesinde görev yapan ya da yapmış dört jüri üyesi profesör olabileceğime hükmetmiştir.
Hal budur!
Şehir Üniversitesi Öğretim Görevlisi
Nasıl profesör olunur?
Radikal İki, 13 Şubat 2011
2547 sayılı yasaya göre doçentlik unvanını aldıktan sonra en az beş yıl profesörlük kadrosuyla ilgili bilim alanında çalışmış ve ilgili alanda uygulamaya yönelik çalışmalar ve uluslararası orijinal yayınlar yapmış olmak gerekiyor. 15 yıl çalıştığım ve profesörlük başvurumun iki kez reddedildiği ODTÜ’nün kriterleri daha yüksek. ODTÜ Sosyoloji bölümünde profesör olabilmek için asgari dört uluslararası, dört ulusal yayın yapmış, en az üç tez yönetmiş, öğrenci değerlendirmelerinde ilk yüzde 80′lik dilimde ve bütün bu alanlardan en az 150 puan toplamış olmak gerekiyor.
Yine mevzuata göre profesörlük başvuruları, ilan edilen kadronun bilim alanıyla ilgili ve en az üçü üniversite dışından olmak üzere, beş profesörden oluşturulacak bir jüriye gönderiliyor. Yerleşik teamül de şu: Rektörlük, başvurunun yapıldığı bölüm başkanlığından 10 profesör ismi isteyip başvuru dosyasını bu 10 isim arasından seçilen beş kişilik bir jüriye gönderiyor.
Mevzuat ve teamül
Doçentlik unvanını aldıktan beş yıl sonra, 2006′da beş uluslararası, 15 ulusal yayın yapmış, sekiz tez yönetmiş, öğrenci değerlendirmelerinde ilk yüzde 80′in içinde yer almış ve toplam 238 puan toplamış olarak ODTÜ Rektörlüğüne kadro ilanı için başvurdum. Rektörlük, dosyamı inceledikten sonra, ODTÜ tarafından istenen şartları yerine getirdiğime hükmederek, Haziran ayında profesörlük kadrosu ilan etti. Ben de başvurdum.
İlgili teamül gereği gelen talep üzerine, zamanın bölüm başkanı Sibel Kalaycıoğlu daha önce de ODTÜ Sosyoloji bölümü profesörlük atamalarında görev yapmış 10 profesörün ismini rektörlüğe gönderdi. Bu aşamaya kadar, her şey mevzuata ve teamüle uygun işlerken tuhaf şeyler olmaya başladı.
Haziran 2006′da ODTÜ’de ilan edilen profesörlük kadrolarının atamaları birkaç ay içinde tamamlanırken, başvurum jüri raporları tamamlanmadığı gerekçesiyle bir türlü sonuçlandırılmadı, Rektörlükle defalarca konuşup bir sonuç alamayınca, geciktirme işlemi hakkında dava açtım. Bunun üzerine, başvurumun üzerinden 16 ay geçtikten sonra, Ekim 2007′de profesörlüğe atanmayacağım bildirildi. Rektörlüğün bu işlemi hakkında açtığım ikinci dava mucibince mahkemeye gönderilen işlem evrakı, profesörlüğe niye atanmadığımı pek güzel açıklıyor. Özetleyerek aktarıyorum.
İşlemler
Mahkeme evrakından anlaşılan o ki, ODTÜ Rektörü Ural Akbulut başvuru dosyamı Sosyoloji bölümü başkanının önerdiği 10 isim arasından seçilecek beş kişilik bir jüriye göndermek yerine bambaşka bir beş kişilik jüriye göndermiş.
Jürinin bu biçimde oluşmuş olması şunları gösteriyor. Başvuru dosyam, mevcut teamül hiçe sayılarak, ikisi emekli olup biri de çalışma alanı uyuşmadığı gerekçesiyle çekilen toplam sekiz jüri üyesine gönderilmiş, ancak Sosyoloji bölümünün önerdiği 10 isimden tek bir tanesi bile bu sekiz kişilik jüriye dahil edilmemiş. Yine mevcut teamül hiçe sayılarak, 10 profesörü bulunan ODTÜ Sosyoloji bölümünden tek bir profesör jürimde görevlendirilmemiş. Mevzuatın ‘jüri ilan edilen kadronun bilim alanıyla ilgili beş profesörden oluşturulur’ hükmüne rağmen, Sosyoloji bölümü için yaptığım başvuru ikisi siyaset bilimi, biri gazetecilik, bir diğeri de iktisat bölümlerinde görevli dört profesöre gönderilmiş. Başvuru dosyamı değerlendiren beş profesörün hiçbiri ODTÜ Sosyoloji bölümü profesör atamalarında daha önce görev yapmamış. Bütün bu hal, başvuru dosyamı değerlendirmek için oluşturulan jürinin hem mevzuata hem de teamüle aykırı biçimde özel bir mülahazayla oluşturulmuş olduğunu gösteriyor.
Jüri raporları
Mahkeme evrakı, dosyamı inceleyen beş profesörden birinin profesör olabileceğime, diğer dördünün ise olamayacağıma hükmettiğini gösteriyor. Profesör olamayacağıma hükmeden jüri üyeleri şunlar: Ayşe Ayata (ODTÜ Siyaset Bilimi), Feride Acar (ODTÜ Siyaset Bilimi), Mustafa Erkal (İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi) ve Korkmaz Alemdar (Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi). Profesör olamayacağıma hükmeden jüri mensuplarının gerekçeleri özetle şöyle. Ayşe Ayata raporunda iki esas gerekçe öne sürülüyor. İlk gerekçeye göre, yayınlarım daha çok Kürt sorunu hakkında yazdığım doktora tezimden üretilmiş olup bazı yayınlar birkaç yerde birden aynen yayımlamıştır. İlkiyle bağlı ikinci gerekçeye göre de, yaptığım yayınlar Kürt meselesi üzerine yoğunlaşmış olup yeterince çeşitlenmiş değildir.
Feride Acar raporunun gerekçeleri de benzer. Acar da yayınlarımın birbirinin tekrarı olduğunu ve Kürt meselesi haricinde pek çalışma yapmadığımı iddia ediyor, ancak ekliyor: Kürt meselesi haricinde yapmış olduğum az sayıda yayın da hakemli olmayan dergilerde, derlemelerde ve bildirilerde yer almıştır.
İki buçuk sayfalık Korkmaz Alemdar raporu ise ilk iki sayfasında yayınlarımın adlarını sıralıyor, kalan iki paragrafta da (biri hariç) çalışmalarımın doğrudan ya da dolaylı olarak Kürt sorununa ayrılmış olduğunu ve ampirik veriye dayalı olmadığını iddia ederek profesörlük için yetersiz olduğuma hükmediyor.
Etnik kimliğimi, doğum yerimi değerlendirme konusu yapan Mustafa Erkal raporu ise zatıma ilişkin veciz sıfatlarla dolup taşıyor, Bu veciz sıfatlardan birkaç güzide örnek vereyim: “Etnik asabiyet gösteren”, “ilkel etniklik yapan”, “devlete sadakatsiz”, “anti-Türk ve anti-devlet yaklaşım gösteren” vb.
Cevap veriyorum
Profesörlük unvanını hak etmediğime hükmeden jüri mensuplarının gerekçeleri özetle böyle. İlk elden söyleyeceğim şu: Bu gerekçelerin tümü, hepsi birden en hafif tabirle mesnetsiz. Tek tek gideyim.
Yayınlarımın büyük kısmının doktora tezimden türetilmiş olduğu gerekçesiyle başlayayım. Başvuru dosyamda yaklaşık 20 senedir üzerine çalıştığım Kürt meselesi hakkında yapılmış çokça yayın var, bu doğru. Ama iki doğru daha var, jüri üyelerinin görmekten imtina ettiği. İlk doğru şu: Kürt meselesiyle doğrudan ya da dolaylı ilgisi olmayan dokuz yayınım var: ‘Yurttaşlığın Diyalektiği, Yurttaşlığın Trajedisi’, ‘İmparatorluk: Eksik Bir Manifesto’, ‘Yurttaşlık ve Türklük’, ‘Sendikalar ve Kadın Sorunu: Kurumsal Gelenekler ve Cari Zihniyetler’, ‘Radikal Demokrasiden Liberal Demokrasiye: Geçiş(sizlik)ler’, ‘Tarihsel Materyalizmden Hegelyan Diyalektiğe, Hegelyan Diyalektikten Postmodern Farka: Orhan Pamuk Romanları’, ‘Türk Tarih Yazımında Türk Tarih Tezi’, ‘Bilginin Sosyolojisi, Sosyolojinin Bilgisi’, ‘Kemalizm ve Hegemonya:?’
İkinci doğru da şu: Kürt meselesiyle ilgili yayınlarımın pek çoğu doktora tezimden türetilmiş metinler değil. ‘Türk Milliyetçiliği ve Kürt Sorunu’, ‘Yahudi Kürtler ya da Türklüğün Yeni Hudutları’ ve ‘Türkiye Solu ve Kürt Sorunu’ gibi yazılarım doktora tezim gibi Kürt meselesi hakkında olmakla beraber, her birinin ana meselesi doktora tezimin ana meselesinden farklı. Bu yazıların, çok değil referanslarının bile incelenmesi, 1994′te kabul edilen doktora tezimde kullanılanın haricinde yığınla yeni malzemeyi kullandığımı gösterir.
İkinci gerekçe ise yayınlarımın yeterince çeşitlenmemiş olduğu. Kürt meselesiyle ilgisi olmayan dokuz yayınım bu iddianın mesnetsizliğini yeterince gösteriyor. Başlıklarından dahi anlaşılacağı üzere, Kürt meselesinin haricinde yurttaşlık, kadın sorunu, demokrasi kuramları, Kemalizm, edebiyat incelemesi gibi çeşitli alanlarda yayınlarım var.
Feride Acar’ın “Kürt meselesi haricinde yaptığım yayınlarımın hakemli olmayan dergilerde ve derlemelerde yapılmış olduğu” şeklindeki özel iddiası ise açık bir bühtan. Kürt meselesi haricindeki yayınlarımdan bazılan Amme İdaresi Dergisi, Sosyoloji Araştırmaları Dergisi ile Toplum ve Bilim gibi hem ODTÜ hem de başka üniversitelerce hakemli olduğu kabul edilen dergilerde yayımlandı. Aynı şekilde, bu çalışmaların bir kısmı da İletişim Yayınlarınca hazırlanan ve başvuru kaynağı niteliğindeki derleme çalışmalarda yer aldı.
Öte yandan, rektörlük evrakı Feride Acar örneğinde ilginç bir duruma işaret ediyor. Dosyamın gönderildiği profesörlerden biri çalıştığım alanda yayınının bulunmadığı gerekçesiyle jüri üyeliğinden çekilirken, aynı durumda olduğunu rektörlüğe gönderdiği yazısında beyan eden Feride Acar, değerlendirme yapabilmek için ilgili ulusal ve uluslararası literatürü taraması gerektiğini bildirmiş ancak bu beyanın üzerinden bir ay bile geçmeden raporunu teslim etmiş, Feride Acar’ın bu kadar kısa bir sürede ve onca işi arasında bu taramayı nasıl gerçekleştirmiş olduğu benim için esrarını koruyor.
İki buçuk sayfalık raporunun iki sayfasında başvuru dosyamdan aldığı yayın listemi aynen aktaran Korkmaz Alemdar’ın biri hariç bütün çalışmalarımın doğrudan ya da dolaylı olarak Kürt sorununa ayrılmış olduğu ve ampirik veriye dayalı olmadığı iddiaları da mesnetsiz. Enteresandır, Alemdar raporunda Kürt meselesi haricinde yayınımın olmadığı iddiası, Kürt meselesiyle ilgisi olmayan dokuz yayınımın adları yazıldıktan hemen sonra yer alıyor. Bu da iddianın sadece mesnetsizliğini değil, ciddiyetsizliğini de gösteriyor. Alemdar raporunun, çalışmalarımın ampirik veriye dayanmadığı şeklindeki ikinci iddiası da ilki kadar mesnetsiz. Çalışmalarımda kullandığım meclis görüşme tutanakları, anayasa metinleri, kurumsal dokümanlar, gazete haberleri sıradan ampirik veri kaynaklarıdır ve günümüzde bilimsel araştırmalarda yaygın olarak kullanılır.
Etnik kimliğimi, doğum yerimi değerlendirme konusu yapıp etnik asabiyet göstermek, ilkel etniklik, devlete sadakatsizlik gibi veciz ithamlarda bulunan Mustafa Erkal raporuna cevap yetiştirmeye çalışmak elbette nafile bir iş. Lakin, şunu söylemeden edemeyeceğim: Aydınlar Ocağı başkanınca ilkel etniklikle itham edildim ya, bu da bana dert olsun!
Kim yetersiz?
Profesörlük başvurumun reddedilmesine dayanak oluşturan jüri raporlarının çalışmalarım hakkındaki yetersizlik iddialarının mesnetsizliğini gösterebilelim sanıyorum. Akademik performansımın profesörlük için (Feride Acar’a göre doçentlik için de) yetersiz olduğunu öne süren bu dört profesörün akademik performansına dair enteresan bir notla bitirmek isterim. Başlarken belirttiğim üzere ilgili genel mevzuat profesör olabilmek için uluslararası düzeyde orijinal yayınlar yapmış olmayı, ODTÜ mevzuatı ise ilave olarak Social Science Citation Index (SSCI) tarafından taranan dergilerde yayın yapmayı şart koşuyor. 2007′de yaptığım tarama, profesör olamayacağıma hükmeden bu dört profesörün SSCI tarafından taranan dergilerdeki yayın sayılarını şöyle veriyordu: Ayşe Ayata 0 (sıfır), Feride Acar 0 (sıfır), Korkmaz Alemdar 0 (sıfır) ve Mustafa Erkal 0 (sıfır). Hal budur!
26 Şubat 2011 Cumartesi
'Sen Alevisin, günaha girmek istemiyoruz'
Birgün, 4 Ocak 2011
ZEYNEP KURAY
Dersimli Taylan Çakır İnegöl'de bulunan özel bir dersanede Biyoloji öğretmenliği yapıyordu. Çakır, Alevi ve Kürt olduğu için dershanede hakarete maruz kalarak kovulduğunu söyledi. 2009-2010 Eğitim ve Öğretim Yılı’nda dersanede çalışmaya başladığını belirten Çakır, bir yıllık eğitim süresi boyunca Alevi kimliğinden dolayı sürekli ayrımcılığa uğradığını söyledi. Dershane müdürünün öğretmenler odasına gelerek, ‘Kutlu Doğum Haftası’ nedeniyle merkezden gönderilen duaları öğretmenler arasında paylaştıracağını söylediğini hatırlatan Çakır, farklı bir inançtan olduğunu belirtmesine rağmen, bunun kendisine dayatıldığını savundu.
SÜREKLİ DAMGA YEDİM
Dershane’ye dini kitap satmak için gelen bir yayın evi temsilcisinin kitap satmasına itiraz edince de söz konusu kişinin ona “Dinsiz misiniz?” diye sorduğunu ifade eden Çakır, “Ben de Alevi olduğumu söyledim. Bunun üzerine dershane öğretmenlerinden K.U. Alevilerin ve Şiilerin sapık olduğunu söyledi. Alevi olduğum öğretmenler ve yöneticiler tarafından bilinmesine rağmen sürekli ‘sapık’ damgası yedim, bu sıkıntıları idareye bildirmeme rağmen herhangi bir çözüm bulunmadı” diye konuştu.
Dersimli Taylan Çakır İnegöl'de bulunan özel bir dersanede Biyoloji öğretmenliği yapıyordu. Çakır, Alevi ve Kürt olduğu için dershanede hakarete maruz kalarak kovulduğunu söyledi. 2009-2010 Eğitim ve Öğretim Yılı’nda dersanede çalışmaya başladığını belirten Çakır, bir yıllık eğitim süresi boyunca Alevi kimliğinden dolayı sürekli ayrımcılığa uğradığını söyledi. Dershane müdürünün öğretmenler odasına gelerek, ‘Kutlu Doğum Haftası’ nedeniyle merkezden gönderilen duaları öğretmenler arasında paylaştıracağını söylediğini hatırlatan Çakır, farklı bir inançtan olduğunu belirtmesine rağmen, bunun kendisine dayatıldığını savundu.
SÜREKLİ DAMGA YEDİM
Dershane’ye dini kitap satmak için gelen bir yayın evi temsilcisinin kitap satmasına itiraz edince de söz konusu kişinin ona “Dinsiz misiniz?” diye sorduğunu ifade eden Çakır, “Ben de Alevi olduğumu söyledim. Bunun üzerine dershane öğretmenlerinden K.U. Alevilerin ve Şiilerin sapık olduğunu söyledi. Alevi olduğum öğretmenler ve yöneticiler tarafından bilinmesine rağmen sürekli ‘sapık’ damgası yedim, bu sıkıntıları idareye bildirmeme rağmen herhangi bir çözüm bulunmadı” diye konuştu.
DERSHANE MÜDÜRÜ: BU OLAYLARA KARIŞMA!
Bursaspor- Diyarbakırspor maçının oynandığı süreçte maçta yaşanan gerginliğin dershane öğrencilerine de yansıdığını anlatan Çakır, şu iddiada bulundu: “Bir grup öğrenci Muş nüfusuna kayıtlı Kürt kökenli C. S. isimli dershane öğrencisini dövdü. Kavgayı ayırıp öğrencileri müdür odasına götürdüm. Müdürün karşısında saldırıyı yapan öğrenciler ‘En iyi Kürt; ölü Kürttür, bu yüzden dövdük’ dediler. Müdür A.Y. bana bu tarz olaylara karışmamamı söyledi, saldırı yapan öğrencileri disipline sevk etmedi” Çakır “Tüm öğretmenler maaşını gününde alırken, benim maaşım ‘Müdür onayı ile verilecek çünkü siz farklısınız’ diye hep geç ödendi” diye konuştu.
SUÇ DUYURUSUNDA BULUNDU
2010 yılının Mayıs ayında dershane genel müdür yardımcısı olan T. T.’nin kendisiyle görüştüğünü belirten Çakır, “Benim iyi bir öğretmen olmama rağmen huzuru bozduğumu, öğretmenler odasındaki sinerjiyi aksattığımı, yaratılmak istenen sinerjinin toplu sohbetler ve namaz kılma olduğunu, benim buna uymadığımı, öğretmenler ve şube müdürünün Alevi biriyle aynı ortamda çalışmanın günahını artık taşımak istemediğini belirtti. Bunun üzerine yaşadıklarımı kısa bir özet şeklinde BİMAR’a yazdım. Yapılan inceleme sonucu şu anda soruşturma açılmış durumdadır” şeklinde konuştu. Çakır ayrıca Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Milli Eğitim Bakanlığı’na başvuruda bulundu.
ALEVİ ÖRGÜTLERİNDEN SERT TEPKİ
İnegöl Özel Kültür Dershanesi'nde çalışan Biyoloji öğretmeni Taylan Çakır’ın Alevi kimliğinden dolayı hakaretlere maruz kalarak işten çıkartılmasına Alevi örgütleri sert tepki gösterdi. Aleviler, olayın ‘münferit’ olmadığını vurgulayarak, bu ırkçı ve ayrımcı zihniyetin gücünü AKP iktidarından aldığını vurguladı.
Bursa İnegöl’deki Özel Kültür Dershanesi'nde Biyoloji öğretmeni Taylan Çakır’ın Dershane yöneticileri tarafından ''Aleviler ve Şiiler sapıktır. Seni Alevisin, Alevi biriyle çalışıp günaha girmek istemiyoruz'' denilerek işten atılmasına Alevi örgütleri sert tepki gösterdi. Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız, cemaatlerin sadece camilerini ayırmadıklarını belirterek, ''Mahallelerini, plajlarını, okullarını, dershanelerin de ayırdılar. Kendi anlayışları çerçevesinde küçük gettolar yaratıyorlar. Bunun en çarpıcı örneği de Alevi olan Öğretmen Taylan Çakır'ın başına gelenlerdir. Bu olay yurt düzeyinde kimi yurttaşların AKP'nin Alevi ve Kürt 'Açılımı'ndan ne anladıklarının da bir örneğidir” dedi.
İstanbul Şahintepe’de yaratılan provokasyona da değinen Balkız, ‘'Açılımlar adı altında bizleri birbirimizden ayırmak isteyen bu zihniyete karşı şu kritik günlerde halkların kardeşliğine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var Alevi Bektaşi Federasyonu olarak Taylan Çakır'a yapılan bu saldırının baştan beri takipçisi olduk ve olmaya devam edeceğiz” dedi.
‘HÜKÜMET AYRIMCILIĞI DESTEKLİYOR’
Türkiye'de yıllardır Alevi ve Kürt kimliğine karşı ayrımcılık yaşandığını hatırlatan Pir Sultan Abdal Derneği Genel Başkanı Feyzi Gümüş ise bu toplumsal ayrımcılığın AKP iktidarı tarafından desteklendiğine dikkat çekti. Bunun en önemli örneklerinin ise; Alevilere dayatılan zorunlu din dersleri, Diyanet İşleri Bakanlığının varlığı ve Erdoğan'ın miting meydanlarında attığı nutuklarda olduğunu ifade eden Gümüş, ''Erdoğan'ın Alevilerin katlinin vacip olduğunu söyleyen Ebu Suud'u resmen övüp göklere çıkartması esas Alevi açılımın arkasındaki değişmeyen zihniyeti göstermiştir. Irkçı ve ayrımcı yaklaşımın nereden beslendiği bu cümlelerde saklıdır ve yapılan açılımların ne kadar da samimiyetsiz olduğunun göstergesidir'' diye konuştu.
‘MÜNFERİT DEĞİLDİR’
Biyoloji öğretmeni Taylan Çakır’a yapılanın bir mahalle baskısı veya münferit bir olay olmadığının altını çizen Pir Sultan Abdal Derneği Genel Başkan Yardımcısı Kemal Bülbül ise “Her konuda mahalle baskısı olarak geçiştirdikleri olaylar aslında gücünü Türk-İslam sentezci bakış açısından almaktadır. Alevi ve Kürt halkına yapılan bu hakaretler bir tesadüf ya da münferit olaylardan ibaret değildir bunlar planlı ve programlıdır'' dedi.
Cemaatlerin kontrolündeki dershanelerin ve market zincirlerinin aynı çatı altında arttığına dikkat çeken Bülbül’de bu saldırıyı yapanların AKP’den güç aldığının altını çizdi. Bülbül, Alevi örgütleri olarak Çakır’ın hukuk mücadelesini sonuna kadar destekleyeceklerini ifade etti.
Bursaspor- Diyarbakırspor maçının oynandığı süreçte maçta yaşanan gerginliğin dershane öğrencilerine de yansıdığını anlatan Çakır, şu iddiada bulundu: “Bir grup öğrenci Muş nüfusuna kayıtlı Kürt kökenli C. S. isimli dershane öğrencisini dövdü. Kavgayı ayırıp öğrencileri müdür odasına götürdüm. Müdürün karşısında saldırıyı yapan öğrenciler ‘En iyi Kürt; ölü Kürttür, bu yüzden dövdük’ dediler. Müdür A.Y. bana bu tarz olaylara karışmamamı söyledi, saldırı yapan öğrencileri disipline sevk etmedi” Çakır “Tüm öğretmenler maaşını gününde alırken, benim maaşım ‘Müdür onayı ile verilecek çünkü siz farklısınız’ diye hep geç ödendi” diye konuştu.
SUÇ DUYURUSUNDA BULUNDU
2010 yılının Mayıs ayında dershane genel müdür yardımcısı olan T. T.’nin kendisiyle görüştüğünü belirten Çakır, “Benim iyi bir öğretmen olmama rağmen huzuru bozduğumu, öğretmenler odasındaki sinerjiyi aksattığımı, yaratılmak istenen sinerjinin toplu sohbetler ve namaz kılma olduğunu, benim buna uymadığımı, öğretmenler ve şube müdürünün Alevi biriyle aynı ortamda çalışmanın günahını artık taşımak istemediğini belirtti. Bunun üzerine yaşadıklarımı kısa bir özet şeklinde BİMAR’a yazdım. Yapılan inceleme sonucu şu anda soruşturma açılmış durumdadır” şeklinde konuştu. Çakır ayrıca Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Milli Eğitim Bakanlığı’na başvuruda bulundu.
ALEVİ ÖRGÜTLERİNDEN SERT TEPKİ
İnegöl Özel Kültür Dershanesi'nde çalışan Biyoloji öğretmeni Taylan Çakır’ın Alevi kimliğinden dolayı hakaretlere maruz kalarak işten çıkartılmasına Alevi örgütleri sert tepki gösterdi. Aleviler, olayın ‘münferit’ olmadığını vurgulayarak, bu ırkçı ve ayrımcı zihniyetin gücünü AKP iktidarından aldığını vurguladı.
Bursa İnegöl’deki Özel Kültür Dershanesi'nde Biyoloji öğretmeni Taylan Çakır’ın Dershane yöneticileri tarafından ''Aleviler ve Şiiler sapıktır. Seni Alevisin, Alevi biriyle çalışıp günaha girmek istemiyoruz'' denilerek işten atılmasına Alevi örgütleri sert tepki gösterdi. Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız, cemaatlerin sadece camilerini ayırmadıklarını belirterek, ''Mahallelerini, plajlarını, okullarını, dershanelerin de ayırdılar. Kendi anlayışları çerçevesinde küçük gettolar yaratıyorlar. Bunun en çarpıcı örneği de Alevi olan Öğretmen Taylan Çakır'ın başına gelenlerdir. Bu olay yurt düzeyinde kimi yurttaşların AKP'nin Alevi ve Kürt 'Açılımı'ndan ne anladıklarının da bir örneğidir” dedi.
İstanbul Şahintepe’de yaratılan provokasyona da değinen Balkız, ‘'Açılımlar adı altında bizleri birbirimizden ayırmak isteyen bu zihniyete karşı şu kritik günlerde halkların kardeşliğine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var Alevi Bektaşi Federasyonu olarak Taylan Çakır'a yapılan bu saldırının baştan beri takipçisi olduk ve olmaya devam edeceğiz” dedi.
‘HÜKÜMET AYRIMCILIĞI DESTEKLİYOR’
Türkiye'de yıllardır Alevi ve Kürt kimliğine karşı ayrımcılık yaşandığını hatırlatan Pir Sultan Abdal Derneği Genel Başkanı Feyzi Gümüş ise bu toplumsal ayrımcılığın AKP iktidarı tarafından desteklendiğine dikkat çekti. Bunun en önemli örneklerinin ise; Alevilere dayatılan zorunlu din dersleri, Diyanet İşleri Bakanlığının varlığı ve Erdoğan'ın miting meydanlarında attığı nutuklarda olduğunu ifade eden Gümüş, ''Erdoğan'ın Alevilerin katlinin vacip olduğunu söyleyen Ebu Suud'u resmen övüp göklere çıkartması esas Alevi açılımın arkasındaki değişmeyen zihniyeti göstermiştir. Irkçı ve ayrımcı yaklaşımın nereden beslendiği bu cümlelerde saklıdır ve yapılan açılımların ne kadar da samimiyetsiz olduğunun göstergesidir'' diye konuştu.
‘MÜNFERİT DEĞİLDİR’
Biyoloji öğretmeni Taylan Çakır’a yapılanın bir mahalle baskısı veya münferit bir olay olmadığının altını çizen Pir Sultan Abdal Derneği Genel Başkan Yardımcısı Kemal Bülbül ise “Her konuda mahalle baskısı olarak geçiştirdikleri olaylar aslında gücünü Türk-İslam sentezci bakış açısından almaktadır. Alevi ve Kürt halkına yapılan bu hakaretler bir tesadüf ya da münferit olaylardan ibaret değildir bunlar planlı ve programlıdır'' dedi.
Cemaatlerin kontrolündeki dershanelerin ve market zincirlerinin aynı çatı altında arttığına dikkat çeken Bülbül’de bu saldırıyı yapanların AKP’den güç aldığının altını çizdi. Bülbül, Alevi örgütleri olarak Çakır’ın hukuk mücadelesini sonuna kadar destekleyeceklerini ifade etti.
25 Şubat 2011 Cuma
Alevi olduğum için sözleşmem feshedildi
Alevi Haber Ajansı
- Meclis Komisyonuna ayırımcılık başvurusu
- "Cenabet dolaşanın elinden çay içilmez" diye dedikodu çıkardılar
ANKARA - Hükümetin Alevilere yönelik açılım çalışmalarında sona gelinirken, kamu kurumlarında Alevilere yönelik ayırımcılık iddiaları da sürüyor. Kemal Sümbül adlı vatandaş, Başbakanlığa bağlı Türkiye Kalkınma Bankası'nın çay ocağını işletirken, 3 yıllık hizmet sözleşmesi olmasına rağmen, bir yıl dolmadan, sözleşmesi “karşılıklı feshedildi.” Kendisine uygulanan baskılan nedeniyle sözleşme iptaline imza atmak zorunda kaldığını belirten Sümbül, "Alevi olduğum için bu duruma düştüm" dedi.
Sümbül, TBMM Dilekçe Komisyonuna yaptığı başvuruda, 1991 yılından bu yana Başbakanlığa bağlı Kalkınma Bankası'nın çay ocağını işlettiğini belirterek, hizmet sözleşmesini geçen yıl 3 yıllığına yenilemesinin ardından, 1 yıl bile dolmadan "idarenin zorlama ve baskısıyla" sözleşmesinin feshedildiğini savundu. Banka yönetimi ile arasındaki sorunların 5 yıl önce başladığını anlatan Sümbül, önce Genel Müdür Yardımcılarından Bahattin Sekkin'in çay ocağı personelinin banka yemekhanesinden yemek yemesini yasakladığını ancak çalışanların tepkisi üzerine bu yasağın 2 gün sonra kaldırıldığını söyledi. Hakkında, "Cenabet dolaşanın elinden çay içilmez" gibi dedikodular yayıldığını ileri süren Sümbül, "Saçın uzun, saçın dağınık, sakalını kesmemişsin, tırnakların uzamış" gibi şikayetlerle karşılaştığını ifade etti. Sümbül, ardından 9 katlı olan banka binasında çaycıların asansör kullanmasının, idare tarafından yasaklandığını, idarenin kendisine tost yapma izni verdiğini, ancak 2 bin 700 TL masraf yapıp gerekli malzemeyi aldıktan sonra bunun da yasaklandığını anlattı.
Eşi başörtülü subaya sürgün cezası
Zaman, 06.05.2009
| Ek klasörlerde yer alan Şener Eruygur'da ele geçirilen 7 Şubat 1997 tarihli ve 'Kars İl Jandarma Komutanlığı' başlıklı gizli belgenin altında, dönemin il jandarma komutanı Halil Ayan imzası bulunuyor. Belge, Erzurum Jandarma Bölge Komutanlığı'nın 5 Şubat 1997 tarihinde çıkardığı mesaj emrinin tebliği anlamını taşıyor. | |
Söz konusu belgede, eşlerine sağlık fişi ve askeri kimlik kartı çıkarmak isteyen askerlerin müracaatları sırasında yanlarında getirdikleri 'evlilik cüzdanları'na yapıştırılan fotoğrafların kayıtlara geçirildiği yer alıyor. Bununla birlikte eşleri tesettürlü subay, astsubay ve uzman jandarma çavuş kimlik ve görev yerlerinin bildirilmesi de isteniyor. Aynı klasörde yer alan 'gizli' başka bir belgede ise askerlere eşlerinin giyimi konusunda baskı yapılması ifadeleri yer alıyor. İzmit'te bulunan, Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlı 15. Kolordu Komutanlığı'na ait belgede tarih kısmının üzeri çizilmiş. Ancak belgenin içeriğinden 28 Şubat sürecinin temellerinin atıldığı 1996 yılına ait olduğu anlaşılıyor. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hikmet Bayar'ın 23 Nisan 1996 tarihinde 3. Kolordu Komutanlığı'nın 1., 26. ve 66. Zırhlı Tugay komutanlıklarını denetlemesi sırasında gördüğü noksanlıklara binaen, üzerinde durulmasını emrettiği konuları içeren belgenin C fıkrasında şu ifadelere yer verilmiş: "Görevinde başarılı personelden eşleri çağdaş kıyafette olmayanlar, önce amirlerince çağrılarak nasihat ve ikaz edilecek. Büyüklerin örnek olması konusunda telkinlerde bulunulacak. Durumunda değişiklik olmadığı takdirde ise alınacak tedbirlere ilaveten atama teklifleri yapılacaktır." Şener Eruygur'a ait 32. klasörde yer alan 'personel durum takip çizelgesi', 28 Şubat sürecinde asker eşlerine yönelik takibatın ne denli baskıcı olduğunu ortaya koyuyor. 1996 yılında kullanıldığı anlaşılan çizelge; giyim-kuşam tarzı, sosyal faaliyetler, propaganda faaliyetler ile müspet-mengi gelişmeler ve kanaat başlıkları altında dört ana maddede oluşturulmuş. İşte belgedeki bazı ifadeler: "Karşı cins ile tokalaşma, birlikçe yapılan aile toplantılarına katılıp katılmadığı, bayramlaşmalara katılıp katılmadığı, çay, kermes vb. sosyal faaliyetlere katılıp katılmadığı, aile ziyaretleri ve misafirliklerde haremlik-selamlık uygulaması olup olmadığı, evinde süs eşyası, biblo, resim olup olmadığı." Evlilik cüzdanındaki fotoğraftan fişleme Ek klasörlerde yer alan bir diğer 'gizli' belgenin içeriği ise şöyle: 1- BÖLGE Komutanlığı bağlılarında görevli bazı subay, astsubay ve özellikle uzman çavuşların, evlenme cüzdanlarına yapıştırılan eşlerinin fotoğraflarının tesettürlü olduğu tespit edilmiştir. 2- BU durumdaki personel eşlerine askeri kimlik kartı almak için müracaat ettiklerinde eşlerinin çağdaş görünümlü fotoğraflarını bu belgelere yapıştırmakta, ancak günlük yaşamında yine tesettür giymeye devam etmektedirler. 3- YAPILACAK bir çalışmaya esas olmak üzere bizzat birlik komutanlarınca; a) Evlenme cüzdanlarında tesettürlü fotoğrafı bulunan ve bu kıyafet ile yaşamlarını sürdüren subay, astsubay ve uzman jandarma çavuş kimlik ve görev yerlerinin b) Bu durumdaki subay, astsubay, uzman jandarma çavuş kimliklerinin tespit edilmesi, istendiğinden 12 Şubat 1997 tarihine kadar bildirilmesini rica ederim. |
Akademi'nin "Kürt Sorunu"
Turnusol, 25 Şubat 2011 Cuma
Burcu Karakaş
Burcu Karakaş
Şehir Üniversitesi öğretim üyesi sosyolog Prof. Dr. Mesut Yeğen'in, ODTÜ'de kendisine profesörlük kadrosu verilmeyişinin hikayesini kamuoyuna aktarması üzerine başlayan tartışma, Kürt sorunu'nun halen Akademi'nin 'kara deliklerinden' birini oluşturduğunu yüzümüze vurdu.
Şehir Üniversitesi öğretim üyesi sosyolog Prof. Dr. Mesut Yeğen, ilki Radikal İki'de ikincisi ise Taraf'ta "Nasıl Profesör Olunur?"başlıklı birbirinin devamı iki makale yayımladı. Eski ODTÜ öğretim üyesi Yeğen makalelerinde, ODTÜ'de kendisine profesörlük kadrosu verilmeyişinin hikayesini anlatıyordu.
Akademisyenlere üniversitelerde Kürt meselesi üzerine yazmanın halen sorun olup olmadığını, bu çalışmaların kadro alımına nasıl bir etkisi olduğunu sorduk:
'OTO SANSÜR UYGULANIYOR, ÖNYARGI VE DIŞLAMA ÇOK YAYGIN'
İsmail Beşikçi (Sosyolog): "Üniversite resmi ideolojinin gereklerine göre tavır ve davranış sergilemektedir. Günümüzde artık mücadelenin getirdiği fiili kazanımlardan dolayı Kürt meselesinin inkarı yapılamıyor. Ama Kürtlerin Kürt toplumu olmaktan doğan hakları konusunda çalışmalar yapanlar şu veya bu gerekçelerle engelleniyor. Özgür eleştiri kurumlaşmadan bilim ortamının oluşması olanaklı değil. Bütün bunlar, Kürt sorununa bilimin kavramlarıyla yaklaşmayı, resmi ideolojinin eleştirilmesini, bu eleştirinin devamlı kılınmasını gerektirir."
Doç. Dr. Ertan Efegil (Sakarya Üniversitesi): "Bir doktora öğrencim Kürt meselesi üzerine yazmak istiyor, ben bunda bir mahsur görmedim. Bunlar tartışılan konular artık. Tezin yazılması gerektiğini savundum. Tutucu olmanın bir anlamı yok artık. Bilimsel olarak teorik yaklaşımları dikkate aldığınız sürece bu konuları tartışmak gayet normaldir. Akademisyenler otosansür uyguluyor olabilir ama artık daha cesur davranıyorlar. Kürt sorunu çalıştığı için hışma uğrayan biriyle karşılaşmadım. Resmi tezleri eleştiren makaleler yazan bir arkadaşım bu çalışmalardan derlediği tezle daha yeni doçentlik aldı."
Dr. Cengiz Aktar (Bahçeşehir Üniversitesi): "Milli tasavvurun dışına düşen bütün uzmanlıklar akademide eser miktarda bulunurken akademik kadronun gerekçesini makul bulmak mümkün değil. Yeterince işlenmeyen tüm bu uzmanlıkların bir nevi pozitif ayrımcılığa tabi tutulması beklenir. Bu sadece bir akademik hassasiyet değil, ülkenin istikrarı için olmazsa olmaz bir siyasi gerekliliktir. Kadro alımında Kürt kimliği öne çıkan adaylar işe kolayca alınmazlar ama Kürt olup Kürtlüğünü görmezden gelenler daha kolay hareket eder."
Prof. Dr. İhsan Dağı (ODTÜ): "Mesut Yeğen, ODTÜ'de profesör olan birçok kişiden daha fazla ve daha nitelikli eserleri olan bir akademisyen. ODTÜ'de profesör yapılmaması için hiçbir neden yoktu, Kürt meselesi üzerine yazdıklarından ve konuştuklarından başka. Yeğen üzerinden akademiya 'disiplinize' edilmeye, üniversitelerde 'milli güvenlik' düzeni kurulmaya çalışıldı. Bu mesele rektörlerin komutanların odalarından çıkmadıkları dönemden kalan bir meseledir. Şimdi bu sorunlar büyük ölçüde aşıldı. Üniversiteler çok daha özgür. Kürt meselesi serbestçe konuşuluyor, araştırılıyor."
Prof. Dr. Büşra Ersanlı (Marmara Üniversitesi): "Kürt sorununun herhangi bir alanı üzerine yapılan çalışmalara karşı geniş bir önyargı hakim. Marmara'da da 2007 yılında anadil hakkı üzerine yazılan çok başarılı bir tez 'anayasanın başlangıç ilkelerine aykırı' olduğu gerekçesiyle üniversitenin Avrupa Birliği Enstitü Müdürlüğü tarafından reddedilmişti. Bugün yine böyle mi olurdu bilmiyorum ama önyargı ve dışlama çok yaygın."
MESUT YEĞEN KİMDİR?
1964’te Siverek’te doğdu. Ankara Atatürk Lisesi’nden mezun oldu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden lisans ve yüksek lisans, Essex Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden doktora derecesini aldı. Halen Şehir Üniversitesi'nde profesör olarak akademik hayatına devam ediyor. Yeğen'in İletişim Yayınlarından çıkan "Devlet Söyleminde Kürt Sorunu", "Müstakbel Türk'ten Sözde Vatandaşa Cumhuriyet ve Kürtler", "Son Kürt İsyanı" adında üç kitabı bulunuyor.
AKADEMİ'NİN KÜRT SORUNU...
AKADEMİ'NİN KÜRT SORUNU...
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Ulusal Tez Merkezi'nin taramasında "Kürt" kelimesini aratınca çıkan 84 sonuç arasında Kürtlerle ya da Kürt sorunuyla ilgili İngilizce/Türkçe yazılmış toplam 60 yüksek lisans/doktora tezi yer alıyor. Bunların sadece sekiz tanesi doktora tezi. Aynı taramada "Arap" kelimesi 368, "Osmanlı" ise 1746 sonuç veriyor. "Kürt sorunu" taramasından ise 11 sonuç çıkıyor.
Engelliye 'Ayrımcılık' yapan şoföre 6 ay hapis
Mahkeme, tekerlekli sandalyedeki Tablacı''yı Seninle mi uğraşacağız deyip otobüse almayan şoföre önce hapis cezası verdi; cezayı halk otobüsü şoförlüğünün yasaklanmasına çevirdi.
Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi, tekerlekli sandalyedeki Teslime Tablacı'yı "Seninle mi uğraşacağız, git işine" diyerek otobüse almayan şoförü iki yıl sonra cezalandırdı.
Önceki gün (5 Mayıs) verilen kararda, mahkeme şoföre "ayrımcılık" nedeniyle önce altı ay hapis cezası verdi; daha sonra kısa süreli hapis cezasını 6 ay süreyle ehliyetinin alınarak halk otobüsü şoförlüğünün yasaklanmasına çevirdi.
2 yıl süren hak arama
Tablacı, 29 Nisan 2007'de Taksim-Bahçeşehir hattında çalışan halk otobüsüne binmek istedi. Ancak şoför durakta bekleyen yolcuları aldıktan sonra, Tablacı'yı otobüse almadı.
Tablacı da, İstanbul Barosu Engelli Hakları Komisyonu'na ulaşarak avukat Güler Polat'la hukuki süreci başlattı.
Önceki günkü duruşmada, şoför Tablacı'yı görmediğini, Tablacı'nın kapıyı açmasını istemediğini iddia etti. Ancak Tablacı, iki kez annesinin, bir kez de durakta bekleyen öğrencilerin kapıyı açın demesine karşın, şoförün kendisini otobüse almadığını anlattı.
Engellilere uygulanan ayrımcılığın önlenebilmesinde mahkemelerin bu davada olduğu gibi cesur kararlar vermesinin çok etkili olduğunu söyleyen Tablacı, çözümün tek tek bireylerin cezalandırılmasında olmadığını, kamu hizmeti veren kurumların elemanlarını tutum ve yasalara saygı konusunda yeterince eğitmediklerini dile getiriyor.
'Pembe teskere' nasıl alınır?
Ulaş Tosun
Türk Silahlı Kuvvetleri Sağlık Yeteneği Yönetmeliği’nde ‘psikoseksüel bozukluk’ olarak kabul edilen eşcinsellik, askerlikten muafiyet gerekçesi sayılmakta. Ancak eşcinselliğin tespiti, pratikte keyfiyete terk edildiği anlaşılan uygulama nedeniyle yüz kızartıcı bir duruma dönüşmekte. Kimliklerini açıklamak istemeyen üç homoseksüel ve eşcinselliğini askerlikten muaf gerekçesi saydırmayan firari vicdani retçi Mehmet Tarhan’la görüşerek, asker doğmayan Türk erkeklerinin akıbetini araştırdık.
Görüştüğümüz eşcinseller her Türk erkeğinden farklı erkekler olduklarını ispat etmeye çalıştıkları bu süreçte, uygulanıp uygulanmaması tamamen askeri doktorun inisiyatifindeki onur kırıcı aşamalara dikkat çekiyor. Bunlar arasında anal muayene, ilişkinin fotoğrafla belgelenmesi, ‘Minnesota testleri ve çocukluk analizleri’ gibi geçerliliği tartışmalı metotlar bulunmakta. Yaşadıklarını anlatan İ.B. ve E.O. pasif anal cinsel ilişki sırasında çekilmiş fotoğraflarını heyete sunduklarını iddia ediyorlar. E.O. yayımlanmamak şartıyla bizimle paylaştığı fotoğraflarında kendisinden yaşça oldukça büyük bir başka erkekle ilişki sırasında görülüyor.
Hemcinslerinden şanslı bir diğer eşcinsel T.S., kendi tabiriyle hiçbir onur kırıcı davranışa maruz kalmadan 500 soruluk bir testin ardından argo ismiyle ‘Pembe Teskere’ye hak kazandığını belirtiyor. T.S.’nin yakın zamanda aldığı raporun çeşitli aşamalarına tanıklık ettik. T.S. askeri kurumlarla ilişki kuracağı zamanlarda normalde olduğundan çok daha fazla feminen görünme gayreti taşımaktaydı.
T.S. ve diğer eşcinseller askeri hastanelerle ilişkiye geçtikleri andan itibaren gündelik hayatta olmadıkları kadar ‘psikoseksüel sapkınlık’ yaşadıkları izlenimi yaratmak zorunda olduklarını belirtiyorlar. Yaklaşık altı ay önce İstanbul’da bulunan bir askeri hastaneden ‘homoseksüel bozukluk’ nedeniyle ‘Barışta ve seferberlikte askerlik yapmaya uygun değildir’ raporu alan T.S. bu süreci şu şekilde anlatıyor:
‘Çocukken silahlarla mı oynardın bebeklerle mi?’
“Karşınızdaki kurum askeriye, burada hak hukuktan bahsetmek ahmakça. Orada çizmeniz gereken yarı mağdur, apolitik, işe yaramaz bir eşcinsel profilidir. Ben bu raporu almaya niyetlendiğimde yüzlerce insanın deneyimlerini dinledim, okudum. Bana soracakları her şeye hazırdım. Fotoğraf isteme ihtimallerinin yüksek olduğunu biliyordum. Haftalar öncesinden bunları hazırladım. Çekim için, iki yıl önce askere giden ve ordu mensubu olduktan sonra eşcinselliğini kullanarak çürük raporu almaya çalışan bir arkadaşımdan yardım aldım. O benden kendisiyle cinsel ilişki halindeyken fotoğraf çektirmemi istemişti. Ben de ondan istedim. Fotoğrafları dijital makineyle çektik. Benden istedikleri an kendi yazıcımla basıp verecektim. Buna gerek bile kalmadı. Normal giyimimle askerlik şubesine gittim. Burada eşcinsel olduğumu gizleyerek, sadece askeri hastanede muayene olmak istediğimi belirttim. Raporun hangi hastanede daha kolay verildiğini araştırmıştım. Beni önce başka bir hastaneye sevk etmek istediler. O hastanede muayene olmak istediğim bölümün olmadığını söyledim. Ve sevkimi gitmek istediğim hastaneye aldırdım. Ertesi gün yine normal kıyafetlerle hastaneye gittim. Buradaki ilk günün prosedür işlemlerini halletmekle geçeceğini biliyordum. Bu işlemler sırasında gereksiz tacizlere uğramamak için erkeksi giyindim. İlk gün psikiyatri servisine muayene olmak için randevu aldım. Bu aşamada normalden çok daha fazla feminen giyindim. Burada sizin ordunun işine yaramayacak, kışlaya girdiğinizde mevcut düzeni bozacak kadar seks tutkunu olduğunuzu görmek istiyorlar. Bana ilk olarak Minnesota testi yaptılar. Bu test üç saat sürdü. Aynı soruların tekrarından oluşuyordu. ‘Çocukken silahlarla mı oynardın yoksa bebeklerle mi?’ ya da ‘Tiyatrocu mu olmak istersin yoksa gazeteci mi?’ gibi sorular vardı. Bu gibi soruların hepsini karşımdakilerin eşcinsel algısını göz önünde bulundurarak yanıtladım. Bu algı da avam, yarı mağdur, sürekli gülen, asosyal, efemine, ailesi ve çevresiyle problemli, şaşaalı yaşamayı seven, bencil gibi sıfatlardan oluşuyor. Politik bir eşcinsel profili kesinlikle değil.”
Minnesota testinin ertesi günü sözlü muayeneye alınan T.S. ordunun eşcinsel algısını göz önüne alarak sergilediği davranışların ikna edici olduğunu belirterek yaşadıklarını anlatmaya devam ediyor: “İlk ilişkime ne zaman girdiğimi sordular. ‘Valla’ dedim, ‘kendim bile hatırlamıyorum.’ Halbuki gerçek yanıt bu değildi. Ama algıları bunu gerçek sayabilirdi. Oradakilere ‘Tecavüze uğradım ve eşcinsel oldum’ deyince bunu anlayabiliyorlar, ancak ‘Ben bilerek ve isteyerek hayatı böyle yaşıyorum’ deyince kafaları karışıyor. Karşınızdaki insanların eşcinsellikle ilgili bilgileri medyadan edindikleriyle sınırlı ve siz de o profili seçmek zorundasınız. Raporu alırken yaşadığım tek sorun, benim gibi rapor almaya çalışan bir başka kişinin bana saldırısı oldu. Anladığım kadarıyla bu kişi psikopat raporu almaya çalışıyordu. Askeri hastanede sıra beklerken birden küfretmeye başladı. İbne, g..veren, vatan haini gibi şeyler söyleyerek üstüme yürüdü. Ona gerekli tepkiyi gösterdim.”
‘Süre gittikçe azalıyordu, Viagra aldık’
Muafiyet sürecinde T.S. kadar şanslı olmayan diğer iki eşcinsel ise sürecin hastaneden hastaneye değiştiğini ifade ediyor. E.O. ve İ.B. muayeneler sırasında yüzlerindeki memnuniyet ifadesi anlaşılacak şekilde fotoğraflarının istendiğini iddia ediyor. E.O., bu fotoğrafları yayımlanmaması şartıyla bizimle paylaştı. Fotoğraflarda E.O. kendisinden yaşça oldukça büyük olduğu anlaşılan ancak hiçbir karede yüzü görülmeyen bir başka erkekle pasif anal ilişkide bulunuyor. E.O. fotoğrafları hazırlarken oldukça zorlandığını ancak askere gitmektense her şeyi göze aldığını söylüyor ve hikâyesini şöyle anlatıyor:
“Muafiyet sürecim sekiz gün sürdü. Bu süreçte bir sonraki aşamanın ne olacağını hiç bilmiyordum. İnsanlardan duyduklarım da birbirinden çok farklı şeylerdi. İlk olarak askerlik şubesinde eşcinsel olduğumu belirterek, askeri hastaneye sevkimi istedim. Doktorun karşısına çıktığımda bana herhangi bir test yapmadı, eşcinsel olduğuma ikna olmak için ilişki sırasında çekilmiş fotoğraflarımı istedi. Bunları temin için bana sadece iki gün süre verdi. Karşımdaki insan rütbeli bir asker olduğu için ve yaşamanız gereken süreç açık olmadığı için herhangi bir şeye itiraz edemedim. Ankara’da ilk önce sevgilimden bana bu konuda yardımcı olmasını istedim. Bu haldeki fotoğraflarının askeriyenin elinde olmasını istemediği için kabul etmedi. Bu arada bir yandan fotoğraf makinesi bulmaya çalışıyordum. Makineyi bir yakınımdan temin ettikten sonra eskiden aramızda cinsel ilişki olan birinden yardım istedim. Uzun süredir görüşmediğim biriydi, ertesi sabah için evimde randevulaştık. Sabah erkenden bana geldi. Panik haldeydim, sinirlerim çok bozuktu. Bu durum partnerime de yansıdı, ereksiyon sorunu yaşadı. Her şey üst üste geliyordu. Süre gittikçe azalıyordu. O an için Viagra kullanmasının sorunu çözeceğini düşündük. İlaç aldık ve içti. Tekrar denediğimizde iyice heyecanlandı ve küçük bir kriz yaşadı. Çok kötü oldu her şey, onu hastaneye kaldırdık. Ardından ben tekrar sorunumla baş başa kaldım. Geri kalan tüm günümü, internette partner aramakla geçirdim. Böyle bir taleple tanımadığınız bir insanın karşısına çıktığınızda çok çeşitli tepkiler alabiliyorsunuz. Dalga geçtiğimi ya da benim öldürülmesi gereken bir mahluk olduğumu düşünüyorlar. En sonunda mesleğinden dolayı bana güven veren biriyle tanıştım. Kendisi İstanbul’da akademisyendi. Hemen yola çıkıp aynı gün apar topar İstanbul’a gittim. Yaşı benden çok büyüktü, ama kibar bir insandı. Onun evinde cinsel ilişkiye girdik, fotoğrafları da kendisi çekti. Birkaç saat sonra tekrar Ankara’ya döndüm. Gün ağarmıştı ve son günümdeydik. Tekrar askeri hastaneye giderek, doktora fotoğrafları gösterdim. Baktı, gülerek ‘Vay be, ne adammışsın’ dedi. Beni birkaç gün sonra heyetin karşısına çıkardılar. Onlar da fotoğrafları incelediler, aile yapımla ilgili birkaç soru sorup. Bana ileri derecede psikoseksüel bozukluk tanısı koyup askerlikten muaf kalmamı sağladılar.”
‘Fotoğrafları bastırırken çok sorun yaşadım’
T.S. ve E.O. gibi rapor almaya çalışan bir diğer homoseksüel olan İ.B. de izlemesi gereken yolu hukuki bir yönlendirmeyle değil, başkalarının deneyimiyle bulmuş. İ.B., Ankara’da yaşarken rahat rapor alırım diye düşünerek Antalya’da muayeneye girdiğini söylüyor. Antalya’dan Isparta’daki askeri hastaneye sevk edilen İ.B., yine arkadaşlarının önerileriyle hazır bulundurduğu cinsel ilişki fotoğraflarını kendisinden istenildiği zaman askeri doktora sunmuş. Bundan sonra yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Doktor fotoğraflarıma baktı ve yüzümün açıkça belli olmadığını söyledi. Ardından benden yeni fotoğraflar çektirmemi istedi. Fotoğraflar konusunda bana yardımcı olan arkadaşım Ankara’daydı. Yanımda sadece güvendiğim, ancak aramızda cinsel ilişki bulunmayan bir dostum vardı. Çaresizlikten bu işi onunla yaptık. Fotoğrafları bastırırken de çok sorun yaşadım. Her şeye rağmen fotoğrafları alıp doktora verdim. Birkaç gün sonra heyet karşısına çıkmam için randevu verdiler. O gün gelip de beni çağırdıklarında önlerinde fotoğraflarım vardı. Bana ilerleyen yıllarda transseksüel ameliyatı olup olmayacağımı sordular. Arkadaşlarım bu soru için beni uyarmıştı. Eğer ‘Ameliyat olmayı düşünüyorum’ deseydim ‘Ameliyattan sonra gel, belgeni verelim’ diyeceklerdi. Bu nedenle onlara ‘Hayır’ dedim. Birkaç soru daha sorduktan sonra bana rapor verdiler.”
Firari Mehmet Tarhan muayeneyi kabul etmiyor
Eşcinsellik gibi Anayasa’da tanımlanmayan bir diğer kavram olan ‘vicdani ret’ açıklamasını 2001 yılında yapan, ardından ‘emre itaatsizlik’ suçlamasıyla askeri cezaevine konulan Mehmet Tarhan, bu süreçte eşcinselliğinin muafiyet gerekçesi sayılmasını kabul etmedi.
Altı ay tutulduğu Sivas Askeri Cezaevi’nden birliğine teslim olması için mevcutsuz olarak bırakıldığında bu eylemi de gerçekleştirmeyerek firar eden Tarhan’ı bulup tavrının nedenini konuştuk. Tarhan şöyle anlatıyor:
“Eşcinsellik, Dünya Sağlık Örgütü tarafından da kabul gördüğü gibi, bir hastalık değildir. Ordunun Sağlık Yetenek Yönetmeliği’ne göre ise bir psikoseksüel bozukluk olarak kabul ediliyor. Anal muayane, pornografik fotoğraflar, çeşitli testlerle bu hal tespit edilmeye çalışılırken, eşcinsellere yönelik bir cezalandırma mekanizması da oluşuyor. Eşcinsellerin büyük kısmı bu süreçleri göze alamadığı için orduya katılıyor. Eşcinselliğin hastalık olduğunu düşünmediğim için bu konuda muayeneye girmedim. Ordu kavramına karşıyım, kendimi bir asker olarak tanımlamıyorum. Bağımsız olmayan hekimlerin herhangi bir nedenle beni muayene etmesine izin veremem. Antimilitarizm ve savaş karşıtlığı ile gelişen vicdani ret sürecimi başka bir boyuta çekmek istemediğim için çürük raporu almadım.”
Vicdani ret deklarasyonunda eşcinsel olduğunu belirttiği için muayeneye sokulmak istenen Tarhan, bu nedenle altı gün boyunca hastanede yatırıldığını söylüyor. Bu sürede kendisine sadece bir defa muayene isteyip istemediğini sorduklarını, geri kalan sürede ise yönergeler gereği gözlemde bulunduklarını anlatıyor. Tarhan “Hastanede tutulduğum sürece sözde bana uygulanan gözlemle kimse eşcinsel olup olmadığımı anlayamazdı. Burada çağ dışı teknikler yerine kişilerin beyanları ön plana alınmalı” diyor.
Sendikalı Çalışanlara Ayrımcılık Yapan Müdüre Ceza
Birgün, 22 Aralık 2010
Sendikalı çalışanlara ayrımcılık yapan müdüre 5 yıl denetim cezası. Bursa 5. Asliye Ceza Mahkemesi, farklı sendikalara üye çalışanlar arasında ayrımcılık yaptığı gerekçesiyle açılan davada, Bursa PTT Heykel Şubesi Müdürü Mehmet Akaç'a 5 yıl denetim cezası verdi.
Bursa'da PTT'de görev yapan farklı sendikalara üye çalışanlar arasında sendika ayrımcılığı yapmak suretiyle görevi kötüye kullanma suçu işlediği hükmüne varılan PTT şubesi müdürüne Bursa 5.Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 5 yıl süre ile denetime tabi tutulma cezası verildi.
Bursa 5. Asliye Ceza Mahkemesi,hakkında sendikalı personel ayrımcılığı yaptığı ifade edilen Bursa PTT Heykel Şubesi Müdürü Mehmet Akaç’a ceza verdi. Ceza konusu davada, adı geçen şubede Birlik Haber Sen, Kesk Haber Sen ve Türk Haber Sen sendikalarına mensup elemanların çalıştığı ve suç tarihinde ise sanık Mehmet Akaç’ın bu sendikalardan Birlik Haber Sen sendikasına mensup görevlileri koruduğu halde diğer 2 sendikaya mensup görevlileri değişik görevlerde görevlendirerek sendika ayrımcılığı yapmak suretiyle görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle dava açılmıştı.
Mahkeme ilk verdiği kararda sanığı 10 ay hapis cezasına çarptırırken, daha sonra kararını sanığın önceden kasıtlı bir suçtan mahkum olmaması gerekçesiyle 5 yıl denetim süresi uygulaması olarak değiştirdi. Sanık denetim süresi içerisinde kasten yeni bir suç işlemediği taktirde açıklanması geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak davanın düşmesine karar verileceği mahkeme kararında yer aldı.
Bursa 5. Asliye Ceza Mahkemesi,hakkında sendikalı personel ayrımcılığı yaptığı ifade edilen Bursa PTT Heykel Şubesi Müdürü Mehmet Akaç’a ceza verdi. Ceza konusu davada, adı geçen şubede Birlik Haber Sen, Kesk Haber Sen ve Türk Haber Sen sendikalarına mensup elemanların çalıştığı ve suç tarihinde ise sanık Mehmet Akaç’ın bu sendikalardan Birlik Haber Sen sendikasına mensup görevlileri koruduğu halde diğer 2 sendikaya mensup görevlileri değişik görevlerde görevlendirerek sendika ayrımcılığı yapmak suretiyle görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle dava açılmıştı.
Mahkeme ilk verdiği kararda sanığı 10 ay hapis cezasına çarptırırken, daha sonra kararını sanığın önceden kasıtlı bir suçtan mahkum olmaması gerekçesiyle 5 yıl denetim süresi uygulaması olarak değiştirdi. Sanık denetim süresi içerisinde kasten yeni bir suç işlemediği taktirde açıklanması geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak davanın düşmesine karar verileceği mahkeme kararında yer aldı.
Sırf kadın olduğum için 8 yıl büyükelçi olmayı bekledim
Sabah, 28.08.2006
Japonya Büyükelçisi Solmaz Ünaydın: Kadınım diye tam 8 yıl büyükelçi yapmadılar.
AYRIMCILIK YAPILIYOR
Türkiye 'nin ikinci kadın büyükelçisi olan Solmaz Ünaydın, Dışişleri'nin elçilik kriterlerini sıraladı: Galatasaraylı, Mülkiyeli ve erkek olacaksınız. O kadar büyük rekabet var ki, bir de kadınlarla uğraşmak istemiyorlar. Çünkü kadınlar çok daha başarılı oluyor. Gruplar oluşuyor, oyunlar dönüyor.
Sırf kadın olduğum için 8 yıl büyükelçi olmayı bekledim
Türkiye'nin Japonya Büyükelçisi Solmaz Ünaydın: "Dışişleri'nde kadın olmak zordur.Erkekler 3-4 yılda büyükelçi olurken ben tam 8 yıl bekledim. Oyunu kuralına göre oynadım. Dışişleri'nde rekabet çok, bu yüzden kadınları istemezler".
O Türkiye 'nin ikinci kadın büyükelçisi. O Dünya Basketbol Şampiyonası'nı en önde izleyen, top potaya her atılışında nefesini tutan, oturduğu yerde kendi kendine uğurlar yapıp, takımımız için dualar eden bir kadın. Güleryüzü, samimi davranışları ile Japonları kendine hayran bırakmış bir isim. Taa uzaklarda bir yerlerde bakımlı saçları, en az Türkçesi kadar iyi olan İngilizcesi, şık görünüşü, profesyonel tutumu ve misafirperverliğiyle Türkiye temsil eden birinden bahsediyorum. Bugünkü Pazartesi Sohbeti konuğu Türkiye 'nin Japonya Büyükelçisi Solmaz Ünaydın. Ünaydın Ankaralı avukat bir anne ile doktor bir babanın tek çocuğu. TED Ankara Koleji'ni okul birincisi olarak bitirdikten sonra, Amerika'daki Ivy League'in yedi kız mektebinden biri olan Byrn Mawr Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler ve hukuk okumuş. Türkiye 'ye dönüşte Dışişleri Bakanlığı'nın giriş sınavlarını kazanan Ünaydın, dönemin sayısı oldukça az olan kadın diplomatları arasında yer almış. Önce Ortadoğu Dairesi'nde uzman olarak çalışan Ünaydın'ın ilk yurtdışı görevi BM'deki Türk Daimi Temsilciliği'nde olmuş. Kahire'de ikinci katiplik, BM'de müsteşarlık ve Dışişleri Bakanlığı'nda Ortadoğu Dairesi Başkanlığı... 1992 yılında ise Türkiye 'nin ilk kadın büyükelçisi Filiz Dinçmen'in ardından, kendi deyimiyle ikinci kadın büyükelçi olma şansına erişmiş. İlk görev yeri İsveç, ardından Polonya... Ünaydın bugün Türkiye 'nin Japonya büyükelçisi. Solmaz Ünaydın, zorlukları seven, mücadeleci, bir o kadar da tuttuğunu koparan bir kadın. İşin yokuşlu tarafını tercih edenlerden. Dışişlerinde kadın olmanın zorluğunu, yaşadıklarını anlattı. Herkesin belki de çok iyi bildiği ama asla dillendirilmeyen gerçekleri onun ağzından ilgiyle okuyacağınızı düşünüyorum. Solmaz Ünaydın "Bir kadın olarak ayrımcılığa her zaman karşı çıktım ama ayrımcılığı da yakından yaşadım." diyor. "Mücadelemi öyle uluorta sürdürmedim. Oyunu kuralına göre oynadım. Sabrettim ve kazandım . Kimse kusura bakmasın ama hep kadınları kolluyorum."
SADECE ÜÇ ÖZELLİK GEREKLİ
* Dışişleri'nde kadın olmak zor mudur?
-Hem de nasıl. Amerika'dan döndükten sonra hemen imtihana girmedim çünkü kendimi buranın kurallarına göre hazırlamam gerekiyordu. 6 ay çalıştım ve sınava hazırlandım. Benim dönemimde Dışişleri'ne girmek için sadece üçözellik lazımdı ve onların hiçbirine sahip değildim.
* Dışişleri'nde kadın olmak zor mudur?
-Hem de nasıl. Amerika'dan döndükten sonra hemen imtihana girmedim çünkü kendimi buranın kurallarına göre hazırlamam gerekiyordu. 6 ay çalıştım ve sınava hazırlandım. Benim dönemimde Dışişleri'ne girmek için sadece üç
* Nedir o özellikler?
-Galatasaraylı olacaksınız, Mülkiyeli olacaksınız veerkek olacaksınız. Bu üçü önemli.
-Galatasaraylı olacaksınız, Mülkiyeli olacaksınız ve
* Şaka ediyorsunuz.
-Hayır asla. Tabii şimdi ODTÜ ve Bilkentlileri de alıyorlar ama hâlâ bu söylediğimözelliklere sahip olanların etkin olma durumu var. Benim zamanımda üç kadın vardı, sonra üç kişi daha girdik. Tabii ben kriterlere aykırıydım. Kolejliydim, Amerika'da okumuştum ve kadındım.
-Hayır asla. Tabii şimdi ODTÜ ve Bilkentlileri de alıyorlar ama hâlâ bu söylediğim
KADINLAR BAŞARILI
* Şansınız azdı yani.
-Azdı. O güne kadar ben okuduğum okullarda hep birincilikler almışım, başarılı olmaya alışmışım. İmtihanda başarıkazanmam bile zor oldu. Erkeklere 15 dakika , kadınlara 45 dakika soru soruyorlardı.
* Şansınız azdı yani.
-Azdı. O güne kadar ben okuduğum okullarda hep birincilikler almışım, başarılı olmaya alışmışım. İmtihanda başarı
* Neden farklı?
-İşi zorlaştırmak, kadınları almamak için. O zamanlar bayağı bir tepki vardı kadınlara karşı. Filiz Dinçmen ilk kadın büyükelçimiz, ben ikinciyim. Tabii onun durumu birazfarklı . Kenan Evren döneminde büyükelçi oldu. Kolay geldi demiyorum ama bizim mücadelemiz çok daha farklıydı . Dışişleri "Bir kadın büyükelçi yeter" diye bakıyordu. Sayıyı sınırlı tutmak istiyorlardı. Büyük rekabet vardı. Bugün de büyük rekabet var aslında. Oyunlar dönüyor, gruplaşmalar yaşanıyor.
-İşi zorlaştırmak, kadınları almamak için. O zamanlar bayağı bir tepki vardı kadınlara karşı. Filiz Dinçmen ilk kadın büyükelçimiz, ben ikinciyim. Tabii onun durumu biraz
* Kadınları niye istemiyorlar?
-Zaten büyük bir mücadele var, herkes rekabet içinde bir de kadınlarla mı uğraşalım diye bir anlayış vardı. Bir de bence kadınlarerkeklere göre çok daha başarılı. Neden başarılıyız biliyor musunuz? Erkekler dünyasında ayakta kalabilmek ve yaşayabilmek için çok büyük güç sarf ediyoruz.
-Zaten büyük bir mücadele var, herkes rekabet içinde bir de kadınlarla mı uğraşalım diye bir anlayış vardı. Bir de bence kadınlar
KOCAM EN YAKIŞIKLI ELÇİYDİ
* O yüzden mi Ortadoğu alanında uzman olmayı seçtiniz?
-Tabii. Zoru başarırsam istediklerime dahakolay ulaşırım diye düşündüm. Beni kimse zorlamadı ben hep zoru seçtim. Bana kadın muamelesi yapılmasını da istemedim. Hep erkeklerle eşit olmayı, onlarla aynı koşullarda çalışma hatta daha ağır sorumluluklar yüklenmeyi seçtim.
* O yüzden mi Ortadoğu alanında uzman olmayı seçtiniz?
-Tabii. Zoru başarırsam istediklerime daha
* Her ne kadar belli etmeseniz de içinizde bir yerlerde kırıldığınız, incindiğiniz olmuştur. Gözyaşlarınızı sakladığınız, mecburen güçlü gözüktüğünüz hiç olmadı mı?
-Olmaz olur mu? Hiç ağlayan bir tip olmadım ama içime attığım çok oldu tabii. Eşim Tevfik Ünaydın da Dışişleri'ndeydi. Hatta en yakışıklı elçiydi diyebilirim. Şimdi emekli oldu. BM'ye ikinci kez görevli olarak gittiğimizde arkamdan çok dedikodu yapıldı, hakkımda büyük yalanlar söylendi. Eğererkek olsaydım böyle negatif bir kampanya asla yapılmazdı. Üstelik göreve ben talip olmamıştım bana teklif gelmişti. Meslek hayatımda içimde kocaman bir ukde olarak kalmıştır.
-Olmaz olur mu? Hiç ağlayan bir tip olmadım ama içime attığım çok oldu tabii. Eşim Tevfik Ünaydın da Dışişleri'ndeydi. Hatta en yakışıklı elçiydi diyebilirim. Şimdi emekli oldu. BM'ye ikinci kez görevli olarak gittiğimizde arkamdan çok dedikodu yapıldı, hakkımda büyük yalanlar söylendi. Eğer
OYUNUN KURALLARI VAR
* Peki madem Dışişleri'nde kadınlara karşı bu derece bir ayrımcılık vardı. Siz nasıl oldu da büyükelçi atandınız?
-Sonunda pes ettiler. Tam 8 yıl merkezde kaldım.Erkekler üç ya da dört yılda büyükelçi oluyorlardı ben tam 8 yıl bekledim.
* Peki madem Dışişleri'nde kadınlara karşı bu derece bir ayrımcılık vardı. Siz nasıl oldu da büyükelçi atandınız?
-Sonunda pes ettiler. Tam 8 yıl merkezde kaldım.
* Gerekçeleri neydi?
-Biraz daha beklemen lazım vs... Gerekçelerin hiçbir tutar tarafı yok. O seni seviyor bu seni tutmuyor gibi saçma sapan laflar. Ama işin aslı düpedüz ayrımcılık. Allah'tan Hikmet Çetin ve rahmetli Özal gibi önemli iki isim vardı. Öyle bir noktaya gelinmişti ki ikinci kadın büyükelçi ya çıkacaktı ya da çıkmayacaktı.Yeni bir kadın elçi olmasın diye büyük mücadele sürdüren bir ekip vardı. Ama sonunda oldu.
-Biraz daha beklemen lazım vs... Gerekçelerin hiçbir tutar tarafı yok. O seni seviyor bu seni tutmuyor gibi saçma sapan laflar. Ama işin aslı düpedüz ayrımcılık. Allah'tan Hikmet Çetin ve rahmetli Özal gibi önemli iki isim vardı. Öyle bir noktaya gelinmişti ki ikinci kadın büyükelçi ya çıkacaktı ya da çıkmayacaktı.
* Siz bütün bu olanlar sürüp giderken hiç isyan etmediniz mi?
-Etmedim. Dışişleri'nde oyunu kurallarına göre oynamanız gerekir. Dayandım, sabrettim, oyunu kurallarına göre oynadım ve geç de olsakazandım . İlk görev yerim İsveç'ti. Önce bozuldum çünkü ben ortadoğu bekliyordum. Yanıldığım gördüm çünkü İsveç o dönemde en az ortadoğu kadar zor bir bölgeydi.
-Etmedim. Dışişleri'nde oyunu kurallarına göre oynamanız gerekir. Dayandım, sabrettim, oyunu kurallarına göre oynadım ve geç de olsa
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)