Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2011 Pazar

Kadınlar Ayrımcılığı Anlatıyor


Hülya, Saime, Filiz, İpek, Nermin ve Sinem... Yaşları, meslekleri, geçmişleri farklı bu kadınların ortak noktaları, cinsiyetleri nedeniyle karşılaştıkları ayrımcı uygulamalardan rahatsız olmaları...
Adıyaman - Uçan süpürge
30 Ağustos 2004, Pazartesi
"Aile içinde erkeklere daha çok özgürlük veriliyor. İşyerinde de bu durum devam ediyor. Toplantılarda sözümüz ciddiye alınmıyor, kararlar, bize sormadan alınıyor. İşyerlerinde bazı sorunlar yaşayan arkadaşlarımın eşleri devreye girdiğinde, meseleler halloldu. Erkek personele farklı davranıyorlar, bize farklı..."
Hülya, işyerinde karşılaştığı ayrımcı uygulamaları böyle anlatıyor. O bir hemşire, 35 yaşında.
Saime ise avukat, 31 yaşında. O da iş hayatında karşılaştığı ayrımcı uygulamalardan şikayetçi. "Bir erkek meslektaşımla çalışıyorum ve müvekillerimizin çoğu bana, ortağımın sekreteriymişim gibi davranıyor" diyor.
Filiz, İpek, Nermin ve Sinem de toplumsal hayatın hemen her aşamasında "ayrımcılığın" farklı yüzleriyle karşılaştıklarını söylüyorlar. Ortak noktaları, kadın olmaları, "cinsiyet ayrımcılığı"na maruz kalmaları.
"Herkes olduğu gibi kabul edilse..."
Onların "Ayrımcılık nedir? Hiç ayrımcılığa uğradınız mı?" sorusuna verdikleri yanıtlar şöyle:
İpek (20, Üniversite Öğrencisi): Ayrımcılık iki farklı durumu, konumu, farklı açılardan değerlendirme, farklı kefelere koymaktır. Ben Doğulu ve Alevi olmamdan dolayı ayrımcılığa uğradım. Türk olmama rağmen, sırf Doğulu olduğum için Kürt olduğum söylendi.
Cinsiyet ayrımcılığıyla da kaldığım öğrenci yurdunda karşılaştım. Kadın kimliğimizden dolayı bize daha farklı ve sıkı kurallar uygulanıyor. Oysa benimle aynı yurtta kalan erkekler için bu kurallar farklı. Ailemde ve çevremde de ayrımcılıkla karşılaştım. Örneğin, fazla gezemiyorum. Hemen şunu söylüyorlar: "Çok gezen tavuk ayağıyla pislik getirir."
Ayrımcılıkla karşılaşmak hoş bir şey değil. Herkes olduğu gibi kabul edilmelidir. Herkesin yaşam tarzı, kültürü, değerleri olduğu kabul edilmeli ve ayrımcılık olmamalıdır.
"Sakalı olanın sözü geçiyor"
Hülya (35, Hemşire): Ayrımcılık, diğer kişilerden farklı görünmek ve farklı davranmaktır. En çok kadın olmamdan dolayı ayrımcılığa uğradım. Öncelikle aile içinde ayrımcılık söz konusu. Erkeklere daha çok özgürlük veriliyor.
İşyerinde de bunun devam ettiğini görüyorum. Toplantılarda hemşirelerin söylediği ciddiye alınmıyor. Bizden habersiz servislerimiz değiştirildi. Bir arkadaşım bu problemi kendisi halledemedi, eşi gidip hastane yönetimiyle görüştü, istediği yere verdiler. Aynı şekilde, başka arkadaşların da işleri, eşler gidip görüşünce halloldu. Erkek personele farklı davranıyorlar, bize farklı davranıyorlar.
Aile içinde de oluyor ayrımcılık. Anne-babalar kendilerine kızlarının bakacağını söylüyorlar. Yaşlılıkta bizi sigorta olarak görüyorlar. Ama miras söz konusu olduğunda kızlar miras alamıyor. Bu durum benim çok zoruma gidiyor. Bizim toplumumuzda 'sakalı olanın' sözü geçiyor.
"Elbise beğenme hakkımız bile yok"
Filiz (35, Öğretmen): En çok uğradığım ayrımcılık, cins ayrımcılığıdır. Ben Siirt'te yaşıyorum. Siirt'te Arap nüfusu çoğunlukta. Kürtler Araplar tarafından çok aşağılanıyor. Alevi olmamdan dolayı da çok ayrımcılığa uğradım.
Cinsiyet ayrımcılığına ise her zaman uğruyorum. Kadın olmamdan, anne olmamdan dolayı çok kötü şeyler yaşıyorum. İstediğim gibi hareket edemiyorum. Yaptığım tüm işlerde çocuklarım bana ayak bağı oluyor. Siirt'te yaşayan kadınların ise hiçbir hakkı yok! İnan ki o kadınlar kendileri için bir elbise beğenme hakkına bile sahip değiller!
"İkram erkeklere, işler kadınlara"
Nermin (34, Memur): Ayrımcılık deyince aklıma ilk gelen, kadın-erkek ayrımı, yani cins ayrımcılığı oluyor. Ayrımcılığa çok uğradım. Özellikle de bir dönem Yozgat'ta çalışırken. Toplumumuzda cins ayrımcılığını her yerde görmek mümkün. Belki size çok basit gelebilir ama bir düğünde, toplantıda, taziyede erkeklere hep öncelik verirler, erkekler hep ön plandadır. Yemekler ve tüm ikramlar önce erkeklere yapılır. Nedense işler de hep kadınlara kalır. Çocukların bakımı da yine kadınlara kalıyor.
Sinem (20, Öğrenci): Ayrımcılık, bir nedenden dolayı birisine çok kötü davranmak, dışlamaktır. Ben yurt dışında yaşıyorum. Oralarda Türklere iyi davranılmıyor. Örneğin, Türklere ev verilmiyor, çok gürültü yapıyorlar diye.
Aile içinde de cins ayrımcılığı yapılıyor. "Kız başına nereye gidiyorsun?" gibi sorularla sık sık karşılaşmak mümkün. Ama ben genel olarak yapılan ayrımcılıkları takmıyorum. Yapılanlar ve söylenenler beni etkilemiyor.
"Ortağımın sekreteriymişim gibi..."
Saime (31, Avukat): Ayrımcılık, kişinin dili, dini, cinsiyeti veya herhangi bir toplumsal gruba mensubiyeti vb. nedenlerle farklı bir statüye tabi tutulmasıdır.
Yaşamın her aşamasında değişik nedenlerle ayrımcılığa uğradığım oldu. Kürt kökenli olduğum için Türkçe'yi sonradan öğrendim. İlkokul yıllarımda başarılı bir öğrenci olmama rağmen, bozuk şivem nedeniyle alay konusu olduğum zamanlar da oldu. Herhangi bir dini inancım yok. Bu nedenle her Ramazan ayı benim için kabusa dönüşür. Lokantaların çoğu kapanır veya çok kötü hizmet verir.
Şu anda avukatlık yapıyorum. Oldukça düzgün konuşuyorum ama bu kez de cinsiyete dayalı ayrımcılığa uğruyorum. Erkek bir meslektaşımla birlikte çalışıyorum ve müvekkillerimizin çoğu bana ortağımın sekreteriymişim gibi davranıyor. Yaşadığım yerde bunu kırmak oldukça zor.(BB)

26 Şubat 2011 Cumartesi

Dinsel ayrımcılığa karşı 'Yüreğine Sor'


Radikal, 16/03/2010

19. yüzyılın sonlarında Karadeniz'de geçen 'Yüreğine Sor' adlı son filminde, Müslüman Esma ile gizli Hıristiyan Mustafa'nın aşkı üzerinden dinsel ayrımcılığa dikkat çeken yönetmen Yusuf Kurçenli, dinsel ayrımcılığa karşı aşktan yana tavır koyduğunu söylüyor



MÜJGAN YILDIRIM
İSTANBUL - ‘Karartma Geceleri’, ‘Gramofon Avrat’ gibi filmlerle tanınan Yusuf Kurçenli, uzun bir aradan sonra çektiği ‘Yüreğine Sor’da kamerasını götürüp memleketi Rize’de dağların orta yerine koyuyor. Bunca yıldan sonra kendine, çocukluğuna döndüğü için de bu filmi ‘ilk filmim’ olarak tanımlıyor. Bir üçlemenin ilk filmi olan ‘Yüreğine Sor’da Kurçenli , dinsel ayrımcılığa karşı çıkışı aşk üzerinden işliyor. Tuba Büyüküstün, Kenan Ece, Hakan Eratik, Ayla Algan’ın rol aldığı film, 19. yüzyılda Karadeniz’de yaşayan müslüman Esma ile gizli Hristiyan Mustafa’nın aşkını anlatıyor. Bu aşkın en büyük engeli din farkıdır. Kurçenli’ye göre izleyiciler de bu filmde aşktan yana olacaklar.

10 filminiz var ama ‘Yüreğine Sor’u ‘ilk filmim’ olarak tanımlıyorsunuz. Neden?
Evet, böyle bir duygum var. İlk filmler genelde insanların otobiyografik filmleri olur. Anıları, yaşadıkları, özel heyecanları, sevgileri, korkuları. ‘Dondurmam Gaymak’ sanıyorum Yüksel (Aksu) için böyle bir filmdir. ‘Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ Ahmet (Uluçay) için böyle bir filmdi. Nuri Bilge (Ceylan) de böyle yaptı. Bir şeyi dışa vurmak... İnsan kendisine ve geçmişine dönüyor. Ben böyle bir şeyi ancak bu filmimde yapabildim de ondan ilk.

‘İlk film’ için neden bu kadar zaman beklediniz?
Bütünüyle kendime dair bir hikaye oluşturamadım. Karadeniz’e ve oraya ait motifler diğer filmlerime sızdı kuşkusuz. Birçok insan ‘Karadenizlisin, neden oraya ait bir film yapmıyorsun?’ diye soruyordu. Çocukken duyduklarıma, hayal meyal hatırladıklarıma, kulağıma fısıldanmış şeylere, zamanla, bilgilendikçe yeni anlamlar verdim ya da onlar yeni anlamlar kazandı. Burdan bu hikaye doğdu. 19. yüzyılda Karadeniz, Ortadokslarla Müslümanların birlikte yaşadıkları bölge. Bizim orada ahır altına gidilmez, çünkü ‘ineğe nazar değer’ denir. Orada ahırın içerisinde bir şapel olabileceği düşüncesine gittim, çünkü bir dönem insanlar kendi dinlerini saklayıp Müslümanmış gibi gözükmüşler, bu safi ekonomik nedenlerle de olabilir. ‘Ölü yıkayıcılığı’ diye bir kurum vardı. İmamın yanı sıra bir de ölü yıkayan insanlar vardı. Onların, belki de Hıristiyan, yani sünnetsiz olanların imam tarafından görülmesini engelleyen bir fonksiyonları vardı. Bu bir varsayım tabii ki... Bu film bir üçleme... ‘Yüreğine Sor’ ilki, ikincisinin de senaryosu hazır ‘Kahramanlık Günleri’, üçüncüsü de ‘Kendine Yolculuk’ diye günümüze kadar gelen bir film. Böylece üçleme tamamlanacak. Yani üç tane ‘ilk film’ yapacağım.

Son yıllarda Karadeniz ön plana çıkmaya başladı. Müzikte Kazım Koyuncu, Volkan Konak, Mircan... Yeşim Ustaoğlu’nun filmleri ‘Bulutları Beklerken’, ‘Pandora’nın Kutusu’, Özcan Alper’in ‘Sonbahar’ı derken, Semih Kaplanoğlu Altın Ayı kazandığı ‘Bal’ı sizin filminiz gibi Çamlıhemşin’de çektı...
Karadeniz bir parça ihmal edildi bence. Karadeniz hem kültür hem de coğrafya olarak Türkiye’nin kendine özgü, canlı renkleri olan bir yöre. Dolayısıyla tüm sanatlar için elverişli bir zemin oluşturuyor. Ama çok yüzeysel, sömürmek üzere kullanıldı. Sinemada Temel-Dursun, kahraman kız vb şekilde algılandı. Elbette bunların içinden söz ettiğiniz filmler çıktı ve yeni ele alışlar oldu. Bundan sonra da böyle devam edecek. Ama hafif espriyle karışık, Karadeniz’de zor film çekmek. Çünkü ben 45 gün kaldım, her gün yağmur mu yağar. Arazinin yokuşluğu bir yana...

Ne yaptınız peki?
Çok kızdım Karadeniz’e... Çok zorlandık gerçekten ve çekim bittiğinde güneşli günler başladı.

Sizin Karadeniziniz nasıl bir Karadeniz?
Ben kendi kahramanlarımı anlatabilirim. Çok coşkulu insanlar, çok samimiler. Genelde kararlı olacak kadar hain değiller, bu sularda olan insanlar. Benim filmimdeki insanlarım; mutlu, iyi niyetli, iyi horon tepiyorlar, aşık oluyorlar...

Bölgeden insanlar kullandınız mı filmde?
Çok kullandım... Benim kasabam Çayeli. Fındıklı, Ardeşen kasabalarından da çok sayıda insanın emeği geçti. Çok sahiplendiler. Yağmur, çamur demeden geldiler, döndüler, beklediler. Güzel şeyler yaptılar, filme yakıştılar. Onların filmi, 100 sene gecikerek yapılıyordu. Ama sonuçta o insanların hikayesiydi ve dolayısıyla filme çok yakıştılar.

Filmi Karadeniz’de çekmiş olmanız filme neler kattı?
Öykü orada geçiyor, oraya özgü... Bunun dışında müthiş bir coğrafyası var. 45 gün yağmuru boşuna yemedik. O yeşillik başka türlü olmuyor. Her 2 kilometrede bir vadi var, derinlik, deniz ve folklor... Kemençe, tulum, ağız mızıkası... Çoktan unutulmuş, horonda var olan ağız mızıkasını kullandım. Çok yakışıyor. Tuluma bayılıyorum. Çocukluğumda dinledim çok. Bir tulum sesi duyunca insanlar hemen bir horona başlıyorlar. Bizim filmde de sık sık ara vermek zorunda kaldık. ‘Ya çocuklar bu bir çekim’ diyorduk. Karadeniz yaylası bir başka. Dünyanın damında gibisiniz. Bulutların aşağıdan gelmesi, ki yöredekiler ‘Duman geliyor’ diyorlar, muhteşem bir görüntü. Zaten bizim hikayemizde de duman, bulut üzerine çeşitlemeler var.

Ne hissettiniz oraya gidince, kendi memleketindeki bir hikâyeyi anlatyor olmak ayrı bir yükümlülük de getiriyor insana...
Elbette konu kritik. Bütün içtenliğim ve aklımla meseleye yaklaşmaya çalıştım. Filmde hassas dengeler var. Kötülük varsa bu dine ait bir şey değildir; Ortodoks ya da Müslümanlık diye ayrılmaz. İnsanı ele almaya çalıştım. Din üzerinden değil. Kritik bir noktaydı, dindarları da üzmek istemedim, bunu da başardığımı düşünüyorum. Ancak Karadeniz’de bu filmin bir tartışma açacağını düşünebiliriz. Sonuçta 4-5 kuşak öncesinin Hıristiyan olmasına bile razı değiller. Bunu kendine yakıştıramıyorlar, aşırı taraftarlık gibi. Film sonuç olarak ayrımcılığa karşı. Aşkın önündeki engellere karşı bir film. Aşktan yana. Dolayısıyla buradaki engel de din faktörü.

Aşk aslında burada bir metafor gibi...
Evet aslında aşka yakından bakıyoruz . Tırnak içinde ‘esas oğlan’ ve ‘esas kızı’ seviyoruz, onlarla ağlayıp gülüyoruz ve filmde onlarla yol alıyoruz. Aşkın önündeki engel bizim de engelimiz haline geliyor. Dolayısıyla aşk hikayesi anlatılırken ayrımcılığa karşı duruyoruz. Seyirci aşıkların arasındaki engeller hep kalksın ister, buradaki engel de din ayrımcılığı, bu da ortadan kalksa iyi olur. Filmin özellikle Yunanistan’da gösterilmesini istiyorum. Mübadeleyle buradan gidenler, gelenler. Bu yüzden filmde Rumca türküler, kelimeler var. İki toplumdan araya farklı tatlar yerleştirdim.

Rumca türküler dediniz, filmin müziğiyle ilgili özel bir çalışma yaptınız bildiğim kadarıyla...
Ayşenur Kolivar. Çayelili müzik araştırmacısı. Filmin müziğini ona emanet ettik. Bir de Ayşe Önder var, Ayşenur’la paslaşarak birlikte müzik üzerine çalıştılar. Filmde çok türkü var. Çünkü bir yerde toplanıp örneğin mısır soyarken, çay toplarken türkü söylüyorlar. Ağıt, ninni var. Bunlardan kalkarak film müziğine ulaştık, yani sağlam zemine basma avantajı vardı ve bunun da iyi kotarılması gerekiyordu. Ayşenur’la Ayşe çok güzel öneriler getirdiler. Hatta müzikler yüzünden sahneyi uzattığımız oldu. Filme, bir jest olarak Şevval Sam da katıldı, bir türkü söyledi. O da biliyorsunuz bir fahri Karadenizlidir.

Akademi


DİLEK KURBAN
Radikal, 26/02/2011
Türkiye'de akademik özgürlüğün yokluğunun vebalini sadece YÖK'e yüklemek, oldukça kolaycı ve risksiz bir yaklaşım.
Türkiye’de akademik özgürlüğün önündeki en temel engelin YÖK olduğu söylenir. Şüphesiz, darbe anayasasının ürünü olan bu kurumun, gerek gayrimeşru varlık sebebi gerekse donatıldığı olağanüstü yetkilerle üniversitelerin üzerinde kurduğu tahakküm nedeniyle, akademik özgürlük ile bağdaşır tarafı yok. Öte yandan, Türkiye’de akademik özgürlüğün yokluğunun vebalini sadece YÖK’e yüklemek, oldukça kolaycı ve risksiz bir yaklaşım. Bugün yapılması daha önemli ve elzem olan, akademik özgürlüğün önünde bir engel olarak akademinin kendisine bakmak olacaktır. Acaba, yöneticileri ve öğretim üyeleriyle Türkiye akademisi, akademik özgürlüğün gereklerine ne derece riayet ediyor? 

Gündemimizi Ortadoğu’daki demokratikleşme hareketlerinin meşgul ettiği bugünlerde, hak ettiği ilgiyi görmeyen bir tartışma yaşandı Radikal II’nin sayfalarında. Mesut Yeğen’in Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Sosyoloji Bölümü’nce oluşturulan akademik jüri tarafından profesör atamasının yapılmamasına dair yazısına, bu jüride yer alan ODTÜ öğretim üyesi Feride Acar’dan bir yanıt geldi. Yeğen’in yazısının ikinci bölümü Taraf’ta çıktı. Kimilerine göre, belki de, bir üniversitedeki bir öğretim üyesinin akademik kariyerine ilişkin kişisel bir anlaşmazlıktan ibaret olan bu hikâye, aslında, Türkiye’de akademi, siyaset ve yargı ilişkisi üzerinden akademik özgürlüğün önündeki yapısal engelleri açık yüreklilikle tartışmamız için önemli bir fırsat.
Akademi ve yargı
Yeğen’in aktardıkları, ‘münferit’ bir olay olarak görülemez. Akademik çalışmaları, siyasi duruşları ve hatta kimlikleri nedeniyle sistemle ters düşen akademisyenlere dair örnek çok. Yelpazenin bir ucunda, Pınar Selek gibi, herhangi bir akademik kuruma bağlı bulunmayan ‘evsizler’ duruyor. Bir araştırma çerçevesinde PKK militanlarıyla mülakat yaparak çizgiyi aşan Selek, kendisini hizaya getirecek veya ona himaye sağlayacak bir akademik kurumun yokluğunda, karşısında bizatihi devleti buldu.
Selek’in evsizler, sokak çocukları ve transbireylerle yaptığı atölye çalışmaları, onun, alışıldık akademisyenlerin aksine, topluma değmesine, görünür olmasına ve bu ‘tehlike’ arz etmesine yol açtı. Böylesi bir akademisyene uygulanacak en uygun sansür, yaptırımların en ağırı, ceza hukuku olmalıydı.
Devletin ehlileştirmeyi bizzat üstlendiği Selek gibi uç örneklerin dışındaki akademisyenlerin ait olduğu ‘akademi’ dünyasında ise ehlileştirme rolü üniversitelere düşüyor. Tezleri, araştırmaları kamuoyunca görünür olmadığı için devletin gözünden kaçma tehlikesi olan akademisyenlerin polisliğini üniversiteler üstleniyor. Bu kişilerin ehlileştirilmelerinin aracıysa, yargılama yerine, türlü çeşit baskı yöntemi: Sansür, idari soruşturma, terfi etmeme, tez iptali, disiplin cezası vs. Bu durum, akademisyenlerin büyük çoğunluğunun, sistemle ters düşmemek adına, gönüllerinden geçen araştırmaları yapabilmek için profesör unvanını almayı beklemelerine yol açıyor. Akademik kariyerde yükselmenin bir jürinin onayından geçmeyi gerektirdiği, jüri üyelerinin adayın çalışmaları, siyasi duruşu ve hatta etnik kimliği dikkate alınarak özel olarak seçilebildiği bir dünyada, bu ‘içselleştirilmiş sansür’, anlaşılabilir.
Öte yandan, bir ayağı baştan razı olunmuş otosansüre, diğer ayağı akademik hayatın her veçhesine nüfuz etmiş bir sansür mekanizmasına dayanan bu sisteme karşı gelmeyi seçen bir azınlık da var. Daha doktora tezi aşamasından başlayarak Kürt sorunu hakkında çalışma yapmayı göze alan az sayıdaki akademisyenin, meslektaşları eliyle nasıl cezalandırıldığı, bu cezaların yargı tarafından nasıl onandığı, ‘bilimsel tarafsızlık’ ile ‘hukukun üstünlüğü’ ilkelerinin nasıl uyumla uygulandığı önümüzdeki yazıların konusu.
Düzeltme: Bir önceki yazımda Kürtçe bir kelimenin yazımı ve anlamında hata yapmışım. Doğrusu, “sözünde duran” anlamına gelen “Sozdar” kelimesiymiş, “sözünü tutan kadın” anlamına gelen “Sözdar” değil. Bu hataya dikkatimi çeken okuruma teşekkür ederim.

Akademide Kürt olmak

Zaman, 26 Şubat 2011


Bir süredir gazetelerden bir profesörlük macerası okuyoruz. Türkiye'nin en önemli sosyologlarından biri 'Nasıl Profesör Olunur?' başlığıyla derdini anlatmaya çalışıyor.
Bunu yaparken ne kişisel bir iddiası var, ne de başka bir hesabı. Belli ki yaşananları kamuoyunun bilmesini istiyor. Çünkü yaşanan sadece kendisini ilgilendiren bir abeslik değil. Toplumun tamamına sirayet eden önyargıların elit çevrede ve akademiyada nasıl kabul gördüğünü gösteriyor. İbret verici bulduğum bu durumun öznesi olan Mesut Yeğen'i kitaplarından tanıyorum. Sadece Kürt sorunu değil, pek çok başka konuda da kafa yoran, makaleler, kitaplar yazan bir akademisyen. Bana kalırsa Kürt sorunu üzerine sarf edilmiş en ciddi, oturaklı tezleri ortaya koyan akademisyenlerden biri. Mesut Yeğen'i diğer meslektaşlarından ayıran, içerden konuşması. İçinden geldiği toplumun tarihsel, kültürel kodlarını, sosyolojisini doğru okuması.
Ama bir şans olarak değerlendirilmesi gereken bu özelliği onu akademide yalnız bırakıyor. Kariyerinde önüne engel olarak çıkarılıyor.
Mesut Yeğen, ODTÜ'de tamamına ermeyen profesörlük macerasının kendince sebeplerini ortaya koyan bir fotoğraf sundu gazetelerde.
Şunu söylüyor: Daha profesörlük jürisinin oluşturulmasından başlayarak ayrımcılığa ve haksızlığa uğruyor. Başka hiç kimse için istenmeyen şartlar prosedür ihlal edilerek kendisinden bekleniyor.
Ve bu ayrımcı uygulamanın neticesi olarak oluşturulan jüriden çıkan karar, Yeğen'in profesörlük kriterlerine sahip olmadığını söylüyor.
Jürinin süslü sebepleri az değil. Ama Mesut Yeğen'in içine asıl dert olan, jüri tarafından 'ilkel milliyetçi' olmakla itham edilmesi.
Sözüm ona sadece Kürt meselesi hakkında araştırma yapan, çalıştığı alana bakışı ilkel, etnik milliyetçi reflekslerle belirlenen biri olduğunu iddia ediyorlarmış.
İnsana pes dedirten de tam burası! Türkiye'de yaşıyorsunuz, ülkenin en önemli sorunu olan meselede on binlerce insanınızı kaybetmişsiniz ve koca akademiyada bu sorun üzerine yazılmış adamakıllı tek bir eser yok. Hasbelkader bu konuda kalem oynatan, samimiyetle araştırma yapan bir akademisyeni de 'ilkel etniklik' yapmakla suçluyorsunuz.
Bazıları 'evrensel' olduklarını zannederken memlekette kan akmaya devam ediyor. Evrensellik iddiasının köklerini insan hayatına verilen değerden alması beklenir. Batı demokrasilerinin, demokratik değerlerinin temel referansı da İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'dir!
Elit akademiya mensuplarına belki de şu soruyu sormak gerekiyor: Yaşadıkları başkentin ürettiği ve çözemediği Kürt sorunu hakkında 'ilkel milliyetçi' olmayan kaç çalışma yapmışlar?
Kaç tanesi akademik ahlak ve sorumluluk duygusuyla Kürt sorununu anlamayı dert edinmiş?
Ama şu bir gerçek; kendinizi etnik milliyetçi olmamakla tanımlayıp, evrensel ve demokratik değerler açısından objektif bir yere yerleştirmeye çalışırken düştüğünüz ayrımcılığın makyajları artık dökülüyor. Diğer deyişle artık yara dikiş tutmuyor.
Bırakın akademisyen tedirginliğini, sıradan üniversite öğrencilerine verilen derslerde bile Türkiye'nin en önemli meselelerinin kıyısından köşesinden geçilmiyor. Türkiye'nin gençleri ya kişisel ilgileriyle ya da üniversite sonrası kişisel çabalarıyla bu 'steril' ve 'ayrımcı' zihniyetten kurtulabiliyor.
Samimi bir ilgiyle hareket eden bir akademisyenin, zorluklarla karşılaşması da ancak burada görülecek hastalıklardan biri.

25 Şubat 2011 Cuma

Cinsel Taciz, Siyaset ve Taciz Siyaseti, Alev Özkazanç

Bianet, 26 Şubat 2011, Cumartesi
Ben Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde (SBF) çalışan feminist bir akademisyenim. Aynı zamanda uzun süredir Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu'na (KESK) bağlı Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası'nın (Eğitim-Sen) üyesiyim.
Bu iki kimliğim nedeniyle, son zamanlarda kamuoyuna yansıyan ve bu iki kurumu ilgilendiren cinsel taciz iddialarını yakından izleyen biri olarak bu yazıyı kaleme aldım.
Birkaç gün önce medyadan öğrendiğim Ankara Üniversitesi'ndeki olay hakkında henüz, basına yansıyan dışında ayrıntılı bilgi sahibi değilim. Basına yansıdığı şekliyle bir öğretim üyesi, üniversitede yıllardır mobbing ve tacize uğradığı iddiasıyla konuyu yargıya taşımış; ardından üniversite yönetiminin baskılarıyla karşılaşması üzerine Meclis'in ilgili komisyonlarına ve Cumhurbaşkanlığı'na başvurmuştur.
Öte yandan geçen yılın sonunda patlak veren KESK olayını tesadüfî nedenlerle daha yakından ve ayrıntılı olarak biliyorum. Burada KESK ile ilgili olarak, sol örgüt zihniyetleri, grup aidiyetleri, otoriter siyaset yapış tarzları, kriz çözme-çözememe yöntemlerinden kaynaklanan moral bozucu ayrıntılara girmeyeceğim. Ancak genel olarak durumu özetlemek isterim.
Geçen yılın sonunda KESK'in bir kadın çalışanı genel sekreter tarafından taciz edildiği iddiasıyla örgütünü harekete geçirmiş, ancak ilgili kişinin iddiayı reddetmesi ve ait olduğu grubun bunu bir siyasi komplo olarak nitelendirmesi nedeniyle yaşanan siyasi gerilim, KESK başkanının istifasıyla sonuçlanmıştı.
Ardından yapılan olağanüstü kurultayda konu ele alınacağı yerde (aslında tam da beklenebileceği üzere) olaya, örgütün başına gelen ve "sınıf mücadelesini" sekteye uğratan talihsiz bir felaket olarak bakılmış, kurultay öncesinde çok sayıda kişi ve siyasi grubun eleştirel değerlendirme ve talepleri dikkate alınmamış, az sayıda delegenin gündeme getirme çabasına ve bazı kadın üyelerin protestolarına rağmen konu, yapıcı ve uzun dönemli örgütsel ve düşünsel bir yapılanma bağlamında tartışılmadan kalmıştır.
Sonuç, taciz iddiasını dile getiren kadının işinden olmasının yanı sıra pek çok başka açıdan da mağdur edilmesi, olayın soruşturulmadan kalması, konuyu sahiplenen siyasi aktörlerin KESK yönetiminden dışlanması, iki çalışanın istifaya zorlanması ve bir bütün olarak örgütün ve KESK'in de büyük katkı yaptığı kadın mücadelesinin zarar görmesi olmuştur.
Bu olay, pek çok açıdan tartışılmayı hak ediyorsa da ben bu yazıda bu olay ve sonraki başka olaylar vesilesiyle taciz siyaseti konusunda önemli gördüğüm bazı konulara dikkat çekmekle yetineceğim.

Tacizin "doğru" tartışılması ve engeller

KESK olayının patlak vermesini ardından, bir dizi olay daha ulusal medyaya yansıdı. Çeşitli üniversite, dershane ve kamu kurumlarıyla ilgili dile getirilen bu iddialar taciz konusunun, bundan böyle gündeme yerleştiğini ve giderek daha da medyatik hale geleceğini gösteriyor.
Kadına yönelik şiddet ve tecavüzün ardından tacizin de kamuoyunun gündemine girmeye başlaması nihai olarak hayırlı bir gelişme sayılmalı. Ancak bir yandan ağır bir ataerkil cinsiyetçi kültür; hızla gelişen muhafazakârlaşma ve aşırı kutuplaşmış siyaset; öte yandan pederşahi ve aşırı siyasallaşmış bir kurumsal kültür ve ağır ve kör işleyen bir yargı düzeniyle kuşatılmış olan Türkiye toplumunda taciz konusunun hak ettiği şekilde ele alınmasının önünde bir dizi ciddi engel var.
Bu engeller konusunda bir farkındalık olmadığı ve bunlar aşılmadığı sürece, taciz iddialarının kendi dışındaki siyasi çekişmelere ve her türlü kötücül güç oyunlarına malzeme olması ya da en azından arada kaynaması işten bile değil. Bu çerçevede iki temel soruna dikkat çekmek istiyorum.

Tacizi "ahlakçı" bir bağlamda tartışmak

İlk sorun muhafazakâr- cinsiyetçi -eril kültürle ilgili. Böyle bir kültürde tacizle ilgili konuların kolayca ahlakçı bir bağlamda anlam kazanacağını öngörmek gerek.
Burada bir yanda her türlü taciz iddiasını eril bakış açısıyla örtmeye çalışan bir taraf, öte yanda tacizi cinsel ahlak-ahlaksızlık, zina gibi terimlerle şeytanileştirmeye çalışacak bir başka taraf arasında sıkışıp kalma riski var.
Bu risklerden kaçınmak için öncelikle tacizi bir ahlak sorunu olarak kodlayan ve şeytanileştiren söylemlerden uzak durmak gerekiyor.
Cinsel taciz, bana göre yaygın ve sıradan bir erkeklik durumuyla ilgili bir sorun. Yani, o ya da bu erkeğe, gruba, toplumsal kesime; kuruma özgü olup da diğerinde asla olmayan istisnai bir durum değil.
Taciz, kadın ile erkeğin bir arada bulunduğu her yerde ve ortamda farklı düzey ve biçimlerde yaşanabilecek bir olay ve asıl nedeni de kadın ile erkek arasındaki güç asimetrisinin erkeklerde yol açtığı beden, bedensel sınır algısı ve ego yapıları.

Suç ve ceza terimleriyle "taciz"

Çok değişik biçim ve düzeylerde gerçekleşen, ancak her durumda kadınlara rahatsızlık veren bu çatışmanın sadece bazı biçimlerinin suç ve ceza terimleriyle tartışılmaya uygun olduğunu düşünüyorum.
Bence cinsel taciz, bütün farklı biçimleriyle kamusal bir tartışmanın konusu haline gelmelidir ancak bu tartışma asla "suç ve ceza" terimlerine indirgenmemelidir.
Son olarak Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) üyesi kadın milletvekillerinin hazırladığı ve medyaya "hadım" yasası olarak yansıyan (aslen cezaların ağırlaştırılmasını öngören) yasa tasarısı vesilesiyle gördüğümüz üzere, cezalandırıcı mantık muhafazakâr kültür ve moral panik ortamlarında hızla uç noktalara evrilebiliyor.
Konuyu ahlakçı, şeytanileştirici ve kriminal eksenlere sıkıştırmanın şöyle de bir sonucu daha olabilir: Dünyada ve Türkiye'de siyasi rekabet giderek daha fazla "bel altından" vurmaya başladı ve Türkiye'de bu eğilim şimdilik medyaya yansıtılan seks kasetleri yoluyla kendini sergiledi.
Ama siyasetçilerin de "sevişebilen" insanlar olduğu gerçeği eğer biraz kabul görürse, çok yakın zamanda cinsel taciz ve tecavüz iddialarının başlıca siyaset malzemesi olarak öne çıkmaya başladığını görebiliriz.

Cinsellik, taciz ve şiddet algısı

Muhafazakâr ve cinsiyetçi kültürle ilgili bir diğer sorun, cinsellik ile tacizi ve hatta şiddeti ayırt etme güçlüğü yaratması. Basına yansıyan taciz olaylarının İslamcı-muhafazakâr kesimlerdeki algısının cinsiyetçi bir algı olduğu açık.
"Dekolteci" İlahiyat profesörü olayında da gördüğümüz gibi, bu kesimler konuya özel bir hassasiyet gösteriyor ancak bunu toplumda var olan güçlü cinsiyet ayrışmasını daha da pekiştirmek ve özellikle kadınların bedeni üzerindeki eril denetimi arttırmak için bir malzeme haline getiriyorlar.
Bu zihniyet zaten rızaya dayalı cinsel yakınlaşmalar ile taciz arasında bir ayrım yapmakta zorlandığı için, tacize yönelik kamusal tartışmanın kadınlar ile erkekler arasındaki duygusal ve cinsel mesafenin artmasıyla sonuçlanması riski büyük.
İslam'ın bilinçdışındaki kurucu cinsel bastırma o kadar güçlü ki bazı kesimler çok muhteşem padişahlarının da bir cinsel yaşamı olduğunun gösterilmesine bile dayanamıyor.
Öte yandan bu tür bir zihniyetin İslami kesimlerle sınırlı olduğu da varsayılmamalı. Cinsel arzunun varlığı ve farklı biçimlerinin açık biçimde yaşanması, kamusal bir temsil nesnesi ya da ifade konusu yapılması ve özellikle kadınların arzusunun temsili önünde yaygın kültürel engeller var.
Tam da bu nedenle, tacize uğradığı iddiasıyla öne çıkan bir kadın mücadeleye baştan yenik giriyor. Çünkü söz konusu kadın eğer çevrede "namus timsali" olarak tanınan özel bir örnek değil de yaşamının herhangi bir anında "arzulu" görünmüş ve davranmış biriyse, yani en ufak bir "açık" ("dekolte" de denebilir) verdiyse, kadının tüm özel yaşam ayrıntılarının aleyhine kullanılması neredeyse kaçınılmaz oluyor.
Ben, yükselen bu muhafazakâr tehdide karşı, feministlerin kadın-erkek karma yapıların varlığını ve önemini savunmalarını; her ortamda ve kurumda rızaya dayalı her tür duygusal ve cinsel yakınlaşmaları ve özellikle kadınların inisiyatif almalarını teşvik eden bir siyaset izlemeleri gerektiğini düşünüyorum.
Bu uyarı gerekli çünkü tacize karşı hassasiyetin özellikle kurumsal ortamları tamamen erotizmden sıyırma (zaten böyle bir erotik ortam ortada yok ama bu kez bilinçli anti-erotik önlemler geliştirilmesi) riski sözkonusu.

Kurumsal kültür ve örgütlü siyasette "taciz"

İkinci mesele Türkiye'deki kurumsal kültür ve örgütlü siyaset ortamında tacize ilişkin bir iddianın nasıl ele alınacağına ilişkin.
Tam da tacizin yaygın bir toplumsal cinsiyet sorunu olduğu kabul edilmediği ve olay "suç ve ceza", "ahlak ve namus" terimleriyle düşünüldüğü için, hem kişiler hem kurumlar aşırı bir gayret ve panikle olayı inkâr etme ve üstünü örtme yoluna gidiyorlar.
Aslında bu bile yeni bir durum. Çünkü yakın zamana kadar bu tür kurum içi "sorunlar" hiçbir şekilde dışa yansımıyordu. Bu nedenle, son zamanlarda yaşanan ve örgütleri sarsan bu krizler hayırlı bir gelişmeye işaret ediyor.
Kadınların daha fazla seslerini çıkardıkları ve kamuoyu ilgisinin ve şeffaflık talebinin yükseldiği bu zamanda artık, kurumların eski yöntemlerle bu krizleri "çözmesi" mümkün görünmüyor.
Şimdiki sorun kurumların lekelenmekten korkarak panikle tepki vermeleri. Oysa bir kurumun adını lekeleyecek olan orada tacizin olması değil, tacize zemin hazırlayan bir ortam yaratmasıdır; yani tacize karşı etkin bir koruma sağlanamamasıdır.
Bu durumda özellikle cinsiyetçi-ayrımcılığı kendine dert edinmiş karma örgüt ve kurumlar için şu önerilebilir: Bu kurumlar, kadın çalışanlarının haklarını etkili biçimde korumayı ve herkes için huzurlu bir çalışma ortamının yaratılmasını hedefleyen bir genel politika çerçevesinde tüm çalışanlarını konu hakkında eğiten bir çaba içine girmeli; soruşturma süreçlerini etkin işletmeli ve tacize yönelik kademeli yaptırımlar uygulamalıdırlar.

"Kadının beyanı esastır" ilkesi

Mevcut durumda "kadının beyanı esastır" ilkesinin bazı örgütlerin tüzüklerine girmiş olması KESK örneğinde görüldüğü üzere hiçbir garanti sağlamıyor. Bunun nedenlerinden biri de hiç kuşkusuz bu ilkenin ne anlama geldiği yolunda feministler dâhil ciddi bir kafa karışıklığı olması.
Bu ilke, herhangi bir soruşturma ve yargılamaya gerek duymadan iddianın doğru kabul edilmesi değil, kadının beyanının ciddiye alınarak soruşturmanın yürütülmesi anlamına gelir.
Ayrıca burada ciddiye alınacak olan kadının duyduğu rahatsızlıktır; yani kurumun örgütlü gücünü, mücadeleye yenik başlayan dezavantajlı taraf lehine ortaya koymasıdır; erkeğin çoğu zaman normal gördüğü, taciz olarak kavramaktan aciz olduğu davranışının ne tür bir rahatsızlığa yol açtığı konusunda bir fikir edinmeye zorlanmasıdır.
Çoğu taciz olayı, "olmuş mu olmamış mı", "var mı yok mu" sorularıyla anlaşılamayacak kadar karmaşık bir hat üzerinde şekillenir. Genellikle erkekler, hiçbir şey olmadığını değil, olan şeylerin rızaya dayalı olduğunu, taciz olmadığını savunurlar.
Buradaki sorun, erkeklerin çoğunun aslında bir taciz kavrayışına sahip olmamaları ve çoğu zaman tecavüz (o da sadece bazı biçimleriyle) dışında kendilerini kadınların (bedensel, ruhsal) sınırlarını ihlal eden failler olarak kavramaktan uzak olmalarıdır.
Etkili önleme ve koruma mekanizmaları bir dereceye kadar (nereye kadar?) erkekleri bu sınırlar konusunda daha dikkatli olmaya zorlayabilir. Öte yandan söz konusu bu sınırların nerede çizileceği konusu elbette belirsizdir ve siyasi-kültürel mücadelenin konusudur.
Bu noktada son bir uyarıya daha ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Son olarak Wikileaks kurucusu Assange'a dair dile getirilen tecavüz iddiasında da ortaya çıktığı üzere, bu "sınırlar" meselesinin feministler açısından bile giderek tartışmalı hale geldiği anlaşılıyor.
Hem bu sınırlar üzerine hem de cinsel yaşamı disipline etmeye dönük cezalandırıcı yaklaşımların sınırları ve olumsuz sonuçları üzerinde daha çok tartışmaya ihtiyaç var. 

Roman Olmak Yürek İster, Cemil Atmaca

Türkiye’de Roman olmak yürek ister çünkü en pis hırsızlıkları Romanlara yüklerler. Sefaletin ve yoksulluğun içersinde bir göz odada 8 nüfusla yaşam savaşı vermekte yürek ister. Kapısı naylondan, camı plastikten, tavanı tenekeden olan evlerde yaşamak her babayiğidin harcı değildir. Bu gibi yerlerde; susuz, elektriksiz, mutfaksız hatta tuvaleti bile bulunmayan tek göz odalı evlerde yaşamak ve bu gibi bir yaşam tarzının içersinde olan, hiçbir sosyal güvencesi bulunmayan, her gittiği yerlerde horlanan “esmer vatandaşlar” olarak tabir edilen insanlardan Türkiye’ye ne gibi faydası olacak insanlar yetişebilir? Haklı olduğu halde sadece Çingene olduğu için karakollarda haksızlığa uğrayan suçsuz olduğu halde suçlu zanlı gibi gösterilen sadece yaşantısı değişik olan Çingene Halkı Son 5 yıllık dönemde alanlarda “ Bırakın, artık yaşamak istemiyorum” diye haykıran insanların çığlık seline artık Romanların “evlerimizi yıkmayın” çığlıkları karışmaktadır. Bu çığlıklara duyarsız kalan hatta yıkılan evlerin yerlerinden çıkar sağlamaya çalışan topluluklar var. Hatta yıkımları Türkiye’nin kurtuluşu olarak görenler var. Çünkü suçlu bulunmuştur. Türkiye’yi en çok meşgul eden kişilerin Romanlar olduğuna karar verenler kurtuluşu yıkımlarla bu insanları sokağa atmakta bulmuş adeta IRKçı bir tutum içersine girmişlerdir. Roman Halkını dinsizler grubu içersine sokarak ; laik olan, demokrat olan Roman Halkının evlerini yıkarak sokaklarda yatmaları en çok bazı çıkarcı çevrelerin işine gelmektedir. Çünkü yıkılan yerler Türkiye’nin İstanbul’un en gözde semtleri içersine girdiğinden buralarda kendilerine ve yandaşlarına çıkar sağlamak için milyonlarca derme çatma gecekonduda yaşam savaşı veren insanların topraklarını ellerinden almak için sözde kentsel dönüşüm projesi altında gariban insanların evlerini elinden para ya da zorbalıkla alınarak binlerce insan evsiz ve barksız bırakılmıştır. Aslında kentsel dönüşüm projesi AB’nin Türkiye’ye önerisidir. Büyük şehirlerde yaşayan gecekondu sahiplerinin yerleri, imkanı olmadığından dolayı “sen bunları olduğu yerde düzenle insanların yaşam biçimini ayarla” denmiştir. Bu gibi gecekondu halkına maddi yardımlar yapılarak evleri olduğu yerde kendi yaşam biçimine göre ayarla dense de yönetimler bunu bir ırkçı tavırla buraları yıkarak, bazı yandaşlarına peşkeş çekerek, binalar ve daireler yaptırarak evlerini yıktığı gecekondu sahipleri de borçlandırılarak insanları tamamen borç batağına sokup fakir halkı adeta robotlaştırıp köleleştirme aşamasına sokmak istemektedir.
Yeşiller Partisi’nden bir grup aynen böyle konuşmuştur. Bizler her ülkede olduğu gibi kentsel dönüşüm projesini bu şekilde anlattık fakat her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de olduğu gibi Çingene halkına karşı saldırı başlatılmıştır. Belli yıllar evvel kırsal olan bölgeler kapitalistlerin iştahlarını kabartmıştır. İktidarlar kendine fayda sağlamayacak onların dilinde varoşlar olarak bilinen yoksul kesimi hiçe saymış sadece belli başlı emperyalist ülkelerin elinde oyuncak olmuştur. Kendi içersindeki sorunlarla uğraşmaya çalışan parti yöneticileri her türlü suçu yoksul insanlara atarak daha da mağdur ve sefil bir hayatın içersine iterek kendilerini temize çıkarma çalışmaları içersindedir. Güneydoğu illerinde sel felaketi ve çığ düşmesi sonucu milyonlarca insanımız mağdur durumdayken Kızılay bu insanlara yardım elini ne kadar uzatmıştır? Laik , demokratik ve Atatürk ilke ve inkılaplarına saygılı olan ve Atatürkçü çizgiden taviz vermeyen Çingene Halkı bu topraklar üzerinde her zaman Türkiye’nin özgürlükler ülkesi olduğunu her fırsatta anlatmıştır. Bizler bu ülkede hür doğduk. Bizler doğarken laik doğduk kırmızı beyaz bayrağımıza her zaman sahip çıktık. Bazı aşırı dinci guruplar dış mihrakları harekete geçirerek Türkiye’nin bölünmezliğine gölge düşürmeye çalışmaktadır.
Türkiye laik olduğu gibi Müslüman bir ülkedir. Herkes dinin gerektirdiği şekilde ibadetini yapabilir. Fakat bazı molla hareketleri hala Türkiye’yi karanlık bir ortama sokmaya kardeşi kardeşe kırdırmaya çalışmaktadır. Bizler doğusuyla batısıyla Kürdü ile Çingenesiyle Türküyle Lazıyla Çerkez’iyle bu ülkede kansız ve kavgasız bir yaşam istiyoruz. Bu dinci, bu Alevi, bu Kürt ayrımı olmasın, insanlar kardeştir bu vatan hepimizin. Hepimizin bu topraklar üzerinde kardeş kanı akıtmadan huzurlu yaşamak hakkıdır ve kardeşçe yaşamak istiyoruz. Bazı çıkarcı kişiler insanların arasına girerek, kardeş kavgalarını körükleyerek kendilerine çıkar sağlamak ya da oy potansiyellerini artırmak amacıyla kardeşi kardeşe kırdırma savaşındadır.
Roman Halkı kendisinin Türkiye’nin en özgür yaşayan millet olduğunun farkındadır.
Ne yazık ki deminde söylediğim gibi yıkıcı bir zihniyet ve kinle saldıran bazı bürokratlar yüzünden Romanlar özgürlüğün bittiğine, sefaletin artık kendilerine geldiğini anlamışlardır.
Sadece Roman mahallelerinin evlerini, yerlerini elinden almak için kollarını sıvamışlar ve insanları sefaletin yoksulluğun içine atmışlardır. “Türkiye’de göçü önleyeceğiz, İstanbul’da göçü azaltacağız “diyerek 100 yıllardan beri oturan, sesi dahi çıkmayan insanların evlerini yıkıp- göçebeliği başlatmışlardır. Her zaman eskiye rağbet politikası yüzünden, Türkiye’mize ileriye dönük bir proje üretmektense 50 yıl geri atmışlardır.
En kolay olan yol yık yok et gitsinler politikası güdenler üç beş kuruş vererek insanların doğup büyüdüğü, dört hatta beş nesil aynı semtte yaşayan insanların evleriyle birlikte anılarını da yıkmışlardır. Yıkılan evler değil kaybedilen yıkılan anılardır. Geldikleri günden bu güne kadar yapılan icraatlar halka hiç hizmet götürmemiş, yoksulun seyyar satıcının elinden tezgahlar alınarak bu insanları birer suç makinesi haline dönüştürmüştür. Seyyar esnaflık yapan yoksul kesimin, evine 2 ekmek götürmek için sabahın köründe yollara düşen esnafın karşısına zabıta dikilmiş ve satacağı malzemelere hatta ekmek kazandığı el arabasının alınmasıyla bu insanlar hüsrana uğramıştır. Artık onun için yapacak tek şey kalmıştır; evine ekmek çocuklarına aş götürebilmek için, ya hırsızlık ya da uyuşturucu satışı yapacaktır. Karnını doyurmak için bu iki yolu seçecektir ve nitekim de böyle olmuştur. Bu yanlış politika yüzünden suç makineleri haline dönüştürülen yoksul kesim kendisine hiç bir iş imkanı tanınmadan ekmek teknelerinin zabıta tarafından toplanılmasının sonucu yoksulluk ve açlık durumuyla kalıvermiştir. Bu politika – iş vermeden tezgahı kapat ev vermeden evini yık işte- Türkiye’de uyuşturucu, kadın ticareti ve gaspın yolunu açan iki yanlış davranıştır. El arabasıyla kağıt ve plastik toplayarak geçinmeye çalışan işsizler ordusunun elinden arabalarını alıp kağıt depolarını kapatarak bu insanları fuhuşa, uyuşturucu satışına ve hırsızlığa teşvik etmektir. Günlük kazancı sadece boğaz tokluğuna olan, kağıt ve plastik toplayarak evine ekmek götürmeye çalışan ve İstanbul’da iki milyona yakın olan işsizler ordusu bu yasaklar karşısında birer suç makinesi haline dönüştürüleceklerdir. Çünkü en son yaptığı ekmek kazanmak için çöpleri karıştıran bu insanlara yasaklar geldiğinde sonuç hiçte iyi olmayacaktır.
Başımızdakiler bu gibi insanlarla uğraşmak yerine tırlar dolusu uyuşturucuyu Türkiye’ye sokan, 7 yaşından yetmiş yaşına kadar insanları uyuşturucu batağına iten kodamanlarla uğraşsın çocuklarımızın karnı tok oldu mu satıcılık yapmaz, karılarımızın karnı doyarsa fuhuş yapmaz, bizlerde evimize iki ekmek götürürsek gasp ve hırsızlık olmaz. Gönül ister ki herkes bu yaraya el bassın, bazı halk pazarları kurarak seyyar satıcı olanlara imkan tanısın. İnsanların evlerini yıkacağı yerde onararak o insanları mutlu etsin küçük esnafa yer gösterilsin eskici pazarları kurulsun. Herkes evine ekmeğini götürürse Türkiye’de huzur olur, mal ve can kaybı en asgari düzeye düşer
Göçü Önlemek
Göçü önlemek amacıyla yıllardan beri aynı mekanlarda oturan tapu ya da tapu tahsis belgeleri bulunan gecekondu sahiplerinin yerleri kentsel dönüşüm projesi adı altında varoş ve Roman Mahallerini yıkılmış. Bu vatandaşlara standart dışı muamele sergilenmiş ve bu insanları göçebeliğe itmek politikası sergilenmiştir. Gelen her yeni hükümet tarafından gecekondu affı ve imar çalışmaları yapılmasına karşılık bunlar hiçe sayılarak nefret ve kinle bazı alanlar rant için kamulaştırılmış ve büyük şirketlere, holdinglere çıkar için peşkeş çekilmiştir. Son kentsel dönüşüm projesi artık kuyrukçuların ve yağcıların, çıkarcıların rantsal dönüşüm projesine dönüşmüştür. Sadece ve sadece Roman Halkının yaşadığı, eskiden kırsal alan olan yerler, yıllar sonra merkezi yere dönüşünce, bu yerler bazı çıkarcıların yandaşlarına peşkeş çekilmiş insanlar yasadışı yollardan evlerinden semtlerinden sürülmektedir. Bundan Türkiye Cumhuriyetini yıllarca yönetmiş olan devlet büyüklerimizin göçebeliği önlemek için Romanlar için çok güzel örnekler sergileyerek bu zamana kadar gelinmiş Roman milletine yerler verilmiş tapu yada tapu tahsis belgeleri verilerek bu göçebeliği önlemeye çalışmışlardır ve sonuçta göçebeliğe alışık, yerleşik olmaya yabancı olan Romanlar sonuçta yerleşik olmaya ikna edilmiştir. Şimdiki dönemde de Romanları tekrar yüz yıl geri getirecek bir göçebelik projesi başlatılmış, zoraki Roman göçebeliği gündeme gelmiştir.
Göçebeliğin Zararları
Ankara’dan İstanbul’a, Bursa’dan Mersin’e, Edirne’den İzmir’e kadar uzanan Roman milleti sonuçta zoraki göçebeliğe zorlanmakta. Bu da Türkiye’ye ne getirir ya da ne gibi bir zarar getirir? Sadece ve sadece kendine has geleneği olan Roman milletinin göçebeliği Türkiye’ye yarar değil zarar getirir. Zoraki evi yıkılan, sokaklara itelenen zaten cahil olan okuma yazma oranının yüzde 8 olduğu Roman insanı kendilerini sokaklara atılmış, evinden, yurdundan koparılmış hisseden ve hayatı çadırlarda geçen halktan her türlü zarar gelebilir çünkü yıllar sonra yeni yetişen nesil kendi ülkesinden dışlandığı için kendini haklı görüp kinle büyüyecektir. Çadırlarda yaşayacağı içinde okula gitme durumu olmayıp zaten cahil olan halk kitlesi büyük cahilliğe mahkum olacak. Cahil insan tehlikelidir demek istiyorum. Cahil insana bir de kin ve nefret bulaşırsa tehlike geliyorum diyor. Peki Türkiye’nin Romanları göçe zorlamasının sebeplerinden birisi Romanların laik ve Atatürkçü oldukları mıdır yoksa bir nevi kin mi ya da başka sebepler mi var? Eğer ki suçlu olarak Roman mahalleleri gösteriliyorsa demek ki Devlet gerekli yardımları okuma yazma seferberliğini bu fakir insanlara götürmemiş demektir. Yık git politikası kurtuluş mu? Bence değil, çünkü yıllardan beri yaşadıkları doğdukları yerleri terk etmek hiç de kolay değil. İnsan kendi vatanından rengi, dini ve dili için kovalanamaz.
Ne Yapılabilir?
Bazı yerel yönetimler iktidar koltuğuna oturur oturmaz kendilerini kral yada sultan hissettiler. Halkın da, koyun misali tüylerini yolmaya çalıştılar. Aslında bunun bir çıkış yolu vardı. Bunlar bazı mahalle sorumlularıyla sivil toplum örgütleriyle toplantılar yaparak, bu gibi mahalleleri yeni yapılandırmak için kolları sıvayabilirlerdi. Bazı yerler Devletimize yarayabilir, buraları düzenleyip halka açabilir. Binlerce insanın çocukların yaşadığı semtler başka bir semtte ya da olduğu yerde yapma düzenleme çalışmaları yapılabilirdi. Avrupa Birliği, yardım fonundan böyle projelere sıcak bakıyor. Yeni düzenli ve tertemiz Türkiye’ye yakışır Roman mahalleri kurulabilir. Mahallelerde temsilciler böyle projelerle Belediyelere başvurmuş fakat hiç de iyi olmayan laflar işitmişlerdir. Sadece ırkçı bir tutum içerisinde olan bazı yerel yönetim belediye başkanları, temsilcileri alaya alarak; “ Bizler kentsel dönüşüm projesi adı altında yıkımlar yapıyoruz bu parayı alın, almasanız Büyükşehir Belediyesi Çevik Kuvvet kullanarak yıkar “ diyerek, halkı korkutarak evlerini ellerinden alıp göçebeliğe geçişe olanak tanımışlardır. Aslında bizlere polis ve devlet korkusu vererek evlerimizi yıkanlar – Bizler Asla Türk polisine ve Silahlı kuvvetlere yanlış gözle bakmadık- bizler Türk halkının sağduyusuna güveniyoruz. Bizler terörist değiliz sadece barındığımız evlerimizi sokakta kalmamak için savunuyoruz. Bizleri Türk polisiyle, askeriyle karşı karşıya getirenler utansın. Terörle mücadele için kurulan Çevik Kuvvet bizlerin yaşadığı 4 briketi terörist gibi görmesin. O 4 briketin arkasında 7-8 nüfus çocuklarıyla yaşıyoruz. Namusumuzu, vatanımızı emanet ettiğimiz polisimize askerimize sesleniyoruz. Evlerimizi yıkıp bizleri sokağa atmak isteyen bazı çıkarcı çevrelerin bizleri karşı karşıya getirme çalışmaları sonuç vermeyecektir. Sadece yaşadığımız o tatsız olaydan sonra polisimizle karşı karşıya gelmemek için sokaklarda ufacık bebeklerle çadırlarda ya da kiralarda sürünmek bahasına evlerimizi belediyeye sattık. Yahya Kemal mahallesinde dönen dolaplar zamanı gelince ortaya çıkacaktır
Belediye Başkanımız “ Burası yeşil alan tek bir briket dahi komaya hakkınız yok “
Demiştir, belgeler elimizde. “ Peki burası yeşil alandı da tapu tahsis belgesi niye verdiniz? Yol, su, elektrik ve telefon neden verdiniz?” dediğimizde,” Tamam zamanında yanlışlık yapılmıştır.
Burası yeşil alan yeşil alanları imara açmak vatana ihanettir” demiştir.
“Peki bu insanları yıktıktan sonra buraya ne yapmayı düşünüyorsunuz?” diye sorunca “Burayı spor tesisi yapacağız.” Demiştir. “ Peki imara açmayacak mısınız, bu vatana ihanet değil mi? “diye sorduğumuzda ise cevap alamadık. Bu sadece kişisel bir kindir, ırkçı bir tutumdur. Burada resmen kinini kusmuştur yüzlerce insanı sokaklara dökmüştür. Sadece seçimlerde kendini desteklemeyen Roman Halkının evleri yok pahasına ellerinden alınmaktadır. Ellerinde hiçbir yıkım tebligatı olmayan, sadece kendilerinin şekilsizce çizdiği haritayla bu semtin Roman kesimini futbolu yöneten bir meclis üyesine peşkeş çekmişlerdir. Kirli emellerine içimizden birini de alet ederek ve başka semtte oturan hatta hiçte mahallemize bile gelmeyen kişilere 2 ya da 3 milyar gibi paralar vererek, insanlara “ Bu paraları biz veriyoruz. Büyükşehir yıkarsa vermez” korkusu vererek evleri satın almıştır. Fakat buraları acaba gerçekten devlet mi satın alıyor yoksa arkasında ne gibi bir kuvvet var? Bazı büyüklerimizden hangi ev sahiplerine, hangi kiracılara ne gibi paralar veriliyor? Bunları kim veriyor? Bunun arkasında ne var? Ne çıkacak? Araştırılırsa görülür. Şu adam evine kaç para aldı? Bilmem kim gecekondusuna kaç para aldı? Acaba her oğlu için de 2 yada 3 milyar aldı mı? Bizler aldığını biliyoruz. Neden verildi bu insanlara bu paralar? Muhtarlıkta başka mahallelerde oturan, başka sokaklarda ikamet edenleri bizim sokağımızda oturuyor gösteren adam kaç para aldı? Bu insanların her korkutarak kandırdığı insandan cebine kaç para girdi ?
Şayet mahallemizde yıkım olursa diye Başkan’a 1 yıl evvel burada ikamet edenlerin listesini yazıp vermiştim. Kendisi istemişti. Bu evraklar örtbas edilip hiç kaydı olmayan kişilere milyarlar veriliyor. Bu para nerden geliyor? Merak ediyorum. Ben Roman Halkının temsilcisi ve çeribaşısıyım. Belediyeden talebim vardı. 3 dönüm imara açık bir arazi talep ettim. Bilgi Üniversitesi Avrupa Birliği temsilcileri de vardı. Eğer bu arsa talebimiz olsaydı bizler de Romanların mahallesini Avrupa Birliğiyle birlikte 2’şer katlı yapacaktık. Böyle bir projeyle Başkan’a başvurduk.
Aldığımız cevap olumsuz oldu. “Yer yok” dedi ve içimizden birini para gücüyle kandırıp herkesi korkutarak evlerini ellerinden aldılar. Bu adam ajan olarak insanların evlerine gidip “ Satın yoksa evlerinizi Büyükşehir ve Çevik Kuvvet gelip yıkacak. Para da alamazsınız” diyerek korkutuyor. Tabi ki biz Türkiye’nin hukuk devleti olduğunu biliyoruz. Türkiye laiktir demokrasinin olduğu bir ülkedir. Fakat bizlere hiçbir tebligat gelmedi. Sadece ırkçı bir tutumla bizlere saldırdılar. Burada hukuk devletine hakaret edilmiştir. Ne meclis kararı ne de mahkeme kararı yokken üzerimize kendi polisimizi saldırtarak barındığımız evlerimizi yıkmak istemişlerdir. Peki Çevik Kuvvetin komutanları, amirler yıkıma giderken “ Şu yıkım kararını göreyim” demiyorlar mı? “Tebligat var mı yok mu” diye sormuyorlar mı? Demek ki sormuyorlar. Çevik Kuvveti idare edenler “ Biz nereye gidiyoruz durup dururken ne biçim yıkım bu?” demiyorlar mı? Belediyeyi anladık hadi çıkarı var buraları birilerine seçim yatırımı olarak peşkeş çekecekler peki Çevik Kuvveti nasıl ikna edebiliyorlar? Onu anlamış değilim. Bizler yoksul kesim, yıkımlara karşıyız. Çünkü gidecek yerimiz yok. Bizler vatanın bölünmez bütün olduğunu her zaman savunduk. Biz vatan istemiyoruz. Bizim TC’miz var. Bizler renkli renkli bayrak da istemiyoruz bizim Ay yıldızlı bayrağımız var. Bizler insanca yaşayacağımız 2’şer katlı ya da tek katlı evler istiyoruz. Sayın Çevik Kuvvet müdürleri bizler bu ülkenin insanlarıyız. İyimiz de var kötümüz de ama ülkemize saygısızlığımız olmaz. Bizler ulu önder Atatürk’ün bıraktığı yerden laikliğe gelecek an acı darbelere karşı göğsümüzü siper ederiz. Çünkü bizler Romanız Türkiyeli Romanlar. Lütfen yoksul insanların tezgahlarına dokunmayın garibanların evlerini yıkarken o insanların milletine karşı beslediği sevgiye saygılı olun,sizlere vatanı namusunu emanet edenleri haksız yere dövmeyin
Bizler Türkiye’de yaşayan, bayrağına Türk Halkına ve Atatürk ilkelerine bağlı yaşayan, ordusunu seven bir milletiz. Bu vatanı her karışına canımızı verecek kadar seviyoruz. Fakat asırlardan beri Türkiye’de yaşayan, huzur bulan özgürlük sembolü olan Romanlara karşı bir yıkım söz konusu. Bu mahalle 500 nüfuslu 20 tapu tahsis belgeli ev var. Belediyemiz bizlere fiyat biçti 500 milyar 3-4 dönüm arazi üzerine kurulu olan Roman mahallesinde nüfus başı değerimiz 1 milyar. Değerimiz biçilmiş. Bizler başka vatanın insanları değil bu toprakların bağrında barınan, Atasını seven, bayrağını göklere yücelten, bu vatana asker gönderen, şu görünen barakalarda Şırnak’ta şehit vermiş bir aileyiz. Sosyal hiçbir güvencemiz yok. Bizler kağıt ve hurda toplayarak geçimimizi sağlıyoruz. Günlük 15-20 milyon kazanıp çocuklarımızı okutmaya çalışıyor yine de Allah’ımıza şükredip yaşamaya çalışıyoruz. Bize bu kin niye?. Eğer ki bu yer devletimize yarıyorsa bizlere başka yerde insanca yaşayacağımız tek ya da ikişer katlı evler yapabilirler. İnsanların bir başka yere naklini yapabilirler. Fakat sadece “alın paranızı gidin” diyorlar Hatta İstanbul’dan uzaklara diyebiliyorlar. Bazı kişiler de “evlerinizi para karşılığı vermezseniz zorla yıkar para da vermeyiz” diyorlar.
http://www.cingeneyiz.org/atmacaromanolmak.htm

IRKÇI 'MAĞDURİYET' HİKAYELERİ

Birgün Forum, 15 Şubat 2007 
ELİF KALAYCIOGLU
Türkiye'de baskın Kürt politik kimliğinin oluşmasında etken ortak hafızalar, algılar ve anlamlar üzerine olan lisans tezimi savunurken, Türk milliyetçiliğinden çok da haberdar olmayan Hindistanlı bir hocam milliyetçi algı ve anlamlara haksızlık edip etmediğimi, bu milliyetçiliğin yeniden tanımlanamayacak kadar umutsuz bir durumda olduğundan emin olup olmadığımı sormuştu. O zaman "Kürt sorunu" özelinden yola çıkarak devletin kırmızı çizgilerini insandan daha önemli sayan ve bunu Türklere ait bir Türkiye üzerinden yapan bir ideolojinin birlikte yaşamayı herkes için anlamlı bir hale getirecek şekilde dönüştürülmesinin çok zor olduğunu düşündüğümü söylemiştim.
Hrant Dink cinayeti sonrasında gündeme gelen ırkçı web sitelerine baktığımda ve milliyetçi söylemlerle ırkçı söylemlerin nasıl iç içe girdiğini gördüğümde, az bile düşündüğümü fark ediyorum.
Sayısı kabarık olan bu sitelerin aynı zamanda Türk gençlerinin "ırkdaşları" ile sohbet edebileceği forumları mevcut. Zaten gazetelere yansıyanlar da genellikle bu forumlardaki "fikir" paylaşımlarından enstantanelerdi. Bu sitelerin saldırgan, tehditkâr ve her an öldürmeye/zarar vermeye hazır hali ile ilgili uyarıda bulunmak isteyen medya organları, haberlerinde ağırlığı bu tür söylemlere verdi. Ancak, ırkçı forumlarda bir o kadar mevcut bir başka tema ise Türk ırkının saldırı altında ve Türkiye'nin iç ve dış istila altında olduğu. Dış istilayı bir kenara bırakacak olursak, forumlarda anlatılanlar, "Türk"lerin Türkiye'deki zor hayatından dem vuran ırkçı "mağduriyet" hikâyeleri.
HANİ TÜRKİYE TÜRKLERİNDİ?Irkdaşlarıyla büyük bir öfke ve nefret çerçevesinde Türklüğe düşman öğelerden - Ermeniler ve Kürtler başta olmak üzere - konuşan gençler, aynı zamanda Türklüğün elden gittiğinden dem vuruyor. Forum katılımcıları, Atatürkçülük ve milliyetçilik hakkında konuşmanın ayıp sayıldığı, pazarlardan minibüslere bütün iş alanlarının Kürtler tarafından işgal edildiği, aslını inkâr eden ve bu bağlamda en hainler arasında sayılması gereken Türklerin sayısının gittikçe arttığı bir dönemde Türkçü olmanın zorluklarından bahsediyor.
Peki, Hrant Dink'in "Öldürdüm Ermeni"yi" diye bağırılarak öldürülmesinden önce de biz Türklüğü aşağılamanın suç sayıldığı, resmi devletçi-milliyetçi ideolojiye karşı çıkışın vatan hainliğiyle eş tutulduğu ve linç olaylarının sık-laştığı bir Türkiye'de yaşıyorduysak eğer, bu mağduriyet de neyin nesi? İddia edilen mağdurluk veya sebep olduğu şiddet hangi söylemlerin, verilmiş hangi sözler üzerine iddia edilen hangi hakların dışavurumu?
Salur Beğ mahlasıyla yazan bir kişinin, hemen her Türkçü sitede yer alan "Türküz, Türkçüyüz, Atatürkçüyüz" başlıklı yazısında, Türkçülerin ve Türk milliyetçilerinin mağduriyetinden bahsederken, özlemle andığı dönem Cumhuriyetin kurulması sırasında ve hemen sonrasındaki mücadele dönemi. Salur Beğ'e göre Atatürk'ün ölümünden sonra itibarını kaybeden Türkçüler horlanan bir grup haline geliyor.
Son zamanlarda her şeye rağmen Türkçülüğün toparlanmaya başladığı tespitini yapan Salur Beğ'in bize ilk hatırlattığı ve yazısını bitirirken büyük harflerle tekrarladığı cümle ise "Türkiye Türklerindir!"
Ve elden giden işte tam da Türkiye'nin Türklere ait olmasıdır. Mesela bu vatanın her yeri Türklere ait iken ve Türk olmayanların tek hakkı hizmetçilik iken, bir bakıyoruz semt pazarlarını Kürtler istila etmiş. Pazarları istila etmekle kalmamışlar, toptancılara hakimiyet kurmuş, tatil beldelerimizde oteller açıyorlar. Bunlar yetmezmiş gibi, devleti ele geçirmek üzere her aşiret mutlaka bir mensubunu avukat, savcı, vali, kaymakam, bürokrat, asker, polis, öğretmen, doktor, hâkim gibi konumlara yerleştiriyormuş.
Türkçülerin bu konuda bir kısmını uyguladıkları ve hepsini şiddetle savundukları çözüm önerileri ise, Kürtlerden kesinlikle alışveriş yapmamak, Türk ırkı ve devletine hayırlı olması için tamamen Türk olan bir sebze-meyve pazarı kurulması ve bu ülkede para kazanmayı hak etmeyen Kürtlerin gene bu işleri yapmaları ancak para kazanmamaları. Durum tespitlerinden ve çözüm önerilerinden de anlaşılacağı gibi "Durum her yerde aynıdır, Kürtler ülkemizi işgal etmekte".
Bir dursak ve düşünsek: Kim vatandaşı olduğu bir ülkeyi işgal edebilir ya da kendi vatandaşı tarafından işgal edilebilen bir ülke nasıl bir şeydir? Bu ülke ve ülkeye dair tüm haklar -barınma, istihdam, siyasi temsil- Türklerindir anlayışı mevcutken ve bir kısım vatandaş işgalci olarak görülürken, bu kesimlerden nasıl bir aidiyet talep edilebilir?
Kentsel yoksulluk üzerine yapılan çalışmaların yoksul, yoksun ve ayrımcılığa uğrayan Romanlar ve Kürtler gibi gruplar olduğunu gösterdiği, işverenlerin ve ev sahiplerinin etnik ve dini nedenlerle ayrımcılık yaptığının bilindiği bu durumda, ülke işgal altında denildiğinde ifade edilen aslında kendisinden farklı olana tahammülsüz ideolojilerin kendilerini işgal altında hissettiği.
'MAĞDURİYETSİZ' BİR GELECEK...Bu noktada belki de sorulması gereken temel soru Türkiye'nin geleceğini hangi Türklerin belirleyeceği değil de, bu ülkenin geleceğini belirlemek için alternatif bir üst kimlik (mesela Türkiyeli) oluşturulmasının mümkün olup olmadığı. Çünkü Türkiye geleceği sadece "Türk ırkı" tarafından belirlenen bir ülke olmaya devam ettikçe bu geleceğin bir parçası hep milliyetçi ve/veya ırkçı söylemler tarafından belirlenecek, Türk olmayan ve ülkenin siyasi, kültürel ve ekonomik hayatına dahil olmak isteyen gruplar ise hep işgalci "ötekiler" olarak algılanacak.
Türklere ait olduğunu öğrenerek büyüdüğümüz bu ülkenin eşit vatandaşlık ilkesi üzerine kurulu ve farklı aidiyetlerin rahatça ifade edilebileceği bir ülke haline gelmesi sürecinde fark etmemiz gereken ilk noktalardan biri, bulunduğumuz noktanın temel bir eşitsizlik noktası olduğu. Söylenen her şey bu mevcut eşitsizlikler, önyargılar ve saldırganlıklar çerçevesinde algılanmalı, egemen unsurun hak talepleri ile azınlıkların, ötekileştirilenlerin hak taleplerinin bağlamlarının aynı olmadığı görülmeli. Ülke üzerinde mutlak hak iddia etmekle eşit vatandaşlık talep etmenin aynı şey olmadığı fark edildiğinde, belki bir kısım "mağduriyef'in aslında öyle olmadığı da anlaşılacaktır.

Bir ayrımcılık hikâyesi



Hürriyet, 4 Ekim 2009

Ferai Tınç

ORTAOKUL arkadaşımla karşılaştım. Birbirimize hiç değişmediğimizi söyledik tabii önce. Her ”geç” karşılaşmada olduğu gibi. Sonra bir köşede oturup birlikte çay içtik.


Türkiye’de yaşamıyordu artık. Yaşayamamışlardı. Babasının iş yerini satmaya mecbur bırakılmışlardı. Tehdit edilmişler, el koymuşlardı adeta. 
Yaşadıklarını anlatırken şaşkınlıktan şaşkınlığa düştüm. Ben neredeydim? Neden hiçbir şey belli etmemişti?
Irkçılık etrafımda cirit atarken ben “biz azınlıklara karşı en toleranslı ülkeyiz”efsanesinin etkisi altındaydım. 
Aslında değişen bir şey yok. Türkiye hâlâ aynı efsanenin serin gölgesinde.
Bunu değiştirmeye çalışan her girişim, her çalışma o kadar şüpheyle karşılanıyor ki, Kürt açılımı diye yola çıkan Başbakan Tayyip Erdoğan, demokrasi açılımına geçtikten hemen sonra şimdi milli birlik projesi noktasına geldi.
Neden, çünkü toplumsal refleks farklılıklara karşı hâlâ çok güçlü. Üstelik de hiç sorgulamadan kendisinden emin. 
Radikal Gazetesi’nde geçen hafta yayınlanan bir araştırma ibret vericiydi.
Farklı bir komşuya bile tahammül edemeyen bir toplumla karşı karşıya olduğumuzu ortaya koyuyordu araştırma.
* * *
Müslüman olmayanlara karşı şüphe o kadar derin ki, araştırmaya cevap verenlerin yüzde elliden fazlası Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olsalar bile Müslüman olmayanların devlet kurumlarında çalışmasına karşı çıkıyor.
Kürtler hakkında bilgi sahibi olmayanların sayısı da yarı yarıya.
Oysa kardeşlik sözcüğü dillerde name. Yanındakini merak etmeyen, bir sıkıntın mı, bir isteğin mi var diye sormayan bir kardeşlik nasıl olur ki? 
Kendinden olmayanı görmezden gelen inkarcı bakış açısının ardındaki ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı nasıl mücadele edeceğiz sorusunun tek yanıtı var. Eğitim.
Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun ayrımcılığa karşı mücadeleyi eğitime sokma kararını, kimileri eleştirdi hatta mahkum etti, ama ben içimizdeki ırkçılığa karşı en etkili yol gördüğümden önemsedim.  
BAŞARIYLA YÜRÜYEN BİR DENEME
ON yıl önce kurulan Türk ve Yunan kadınları barış girişimi WINPEACE, her iki taraftan eğitimcilerin ortak çabaları sonucu bir barış eğitimi programı hazırladı. Bu program Yunanistan ve Türkiye Eğitim Bakanlıklarının da desteğiyle pilot okullarda uygulandı. Amaç, gazete, televizyon, mahalle ve ders kitapları aracılığıyla çocukların bilinç altlarına yerleşen ön yargıları ortaya çıkartmaktı. Artık dünyanın önde gelen üniversitelerinde ders olarak kabul edilen çatışma çözümü (conflict resolution) eğitimlerinin öngördüğü yöntemleri esas alarak Türkiye’den iki kadın eğitimci, barış eğitimi kitabı yazdılar.
Kitap İngilizce, Yunanca ve Arapça’ya da çevrildi.
Barış Eğitimi’nin amacı çocukların kendilerini karşıdakinin yerine koymaları, dünyaya birden fazla pencereden bakabilmelerini sağlamak. Cinsiyet ayrımcılığı yapmayan, kendinden olmayanı anlamaya çalışan, barışçı çözüm yollarını hayatının her alanında uygulayabilen insanlar haline getirmeyi amaçlayan barış eğitimi ile ilgili Türkiye’nin bazı üniversitelerinde de çalışmalar yapılıyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde yine WINPEACE üyelerinin girişimi ile Eğitim Fakültesi’ne bağlı olarak Barış Eğitimi Enstitüsü kuruldu. Robert Kolej’de de Barış Eğitimi son yıllarda uygulanıyor ve çok olumlu sonuçlar alınıyor. Ama ne yazık ki, Robert Kolej’de uygulanan bu eğitimle ilgili ön yargılı haberler çıktı. Çocuklara ayrımcılığın öğretildiği ileri sürüldü.
* * *
 Keşke çocuklar ayrımcılık nedir bilmeselerdi. Keşke Bursa’daki maçta ortaya çıkan ırkçılığı televizyon ekranlarından görmemiş olsalardı mesela.  
Ama öyle değil. Çocuklar çatışmaların içinde ırkçılık ve ayrımcılık bombardımanı altındalar. Nasıl koruyacağız? Eğitimden başka araç var mı elde?
Bu toplumda ırkçılığa, ayrımcılığa, kendinden olmayanı yok saymaya karşı kalıcı bir şeyler yapılacaksa tabii ki çocuklardan ve eğitimle başlanacak. 
Zihniyet değişmeden, istediğiniz kadar açılın, kağıt üzerinde kalır. Bizim gibi onlar da, çocuklarına geç fark edilmiş ayrımcılık hikayelerini anlatmaya devam ederler.