Birgün Forum, 15 Şubat 2007
ELİF KALAYCIOGLU
Türkiye'de baskın Kürt politik kimliğinin oluşmasında etken ortak hafızalar, algılar ve anlamlar üzerine olan lisans tezimi savunurken, Türk milliyetçiliğinden çok da haberdar olmayan Hindistanlı bir hocam milliyetçi algı ve anlamlara haksızlık edip etmediğimi, bu milliyetçiliğin yeniden tanımlanamayacak kadar umutsuz bir durumda olduğundan emin olup olmadığımı sormuştu. O zaman "Kürt sorunu" özelinden yola çıkarak devletin kırmızı çizgilerini insandan daha önemli sayan ve bunu Türklere ait bir Türkiye üzerinden yapan bir ideolojinin birlikte yaşamayı herkes için anlamlı bir hale getirecek şekilde dönüştürülmesinin çok zor olduğunu düşündüğümü söylemiştim.
Hrant Dink cinayeti sonrasında gündeme gelen ırkçı web sitelerine baktığımda ve milliyetçi söylemlerle ırkçı söylemlerin nasıl iç içe girdiğini gördüğümde, az bile düşündüğümü fark ediyorum.
Sayısı kabarık olan bu sitelerin aynı zamanda Türk gençlerinin "ırkdaşları" ile sohbet edebileceği forumları mevcut. Zaten gazetelere yansıyanlar da genellikle bu forumlardaki "fikir" paylaşımlarından enstantanelerdi. Bu sitelerin saldırgan, tehditkâr ve her an öldürmeye/zarar vermeye hazır hali ile ilgili uyarıda bulunmak isteyen medya organları, haberlerinde ağırlığı bu tür söylemlere verdi. Ancak, ırkçı forumlarda bir o kadar mevcut bir başka tema ise Türk ırkının saldırı altında ve Türkiye'nin iç ve dış istila altında olduğu. Dış istilayı bir kenara bırakacak olursak, forumlarda anlatılanlar, "Türk"lerin Türkiye'deki zor hayatından dem vuran ırkçı "mağduriyet" hikâyeleri.
HANİ TÜRKİYE TÜRKLERİNDİ?Irkdaşlarıyla büyük bir öfke ve nefret çerçevesinde Türklüğe düşman öğelerden - Ermeniler ve Kürtler başta olmak üzere - konuşan gençler, aynı zamanda Türklüğün elden gittiğinden dem vuruyor. Forum katılımcıları, Atatürkçülük ve milliyetçilik hakkında konuşmanın ayıp sayıldığı, pazarlardan minibüslere bütün iş alanlarının Kürtler tarafından işgal edildiği, aslını inkâr eden ve bu bağlamda en hainler arasında sayılması gereken Türklerin sayısının gittikçe arttığı bir dönemde Türkçü olmanın zorluklarından bahsediyor.
Peki, Hrant Dink'in "Öldürdüm Ermeni"yi" diye bağırılarak öldürülmesinden önce de biz Türklüğü aşağılamanın suç sayıldığı, resmi devletçi-milliyetçi ideolojiye karşı çıkışın vatan hainliğiyle eş tutulduğu ve linç olaylarının sık-laştığı bir Türkiye'de yaşıyorduysak eğer, bu mağduriyet de neyin nesi? İddia edilen mağdurluk veya sebep olduğu şiddet hangi söylemlerin, verilmiş hangi sözler üzerine iddia edilen hangi hakların dışavurumu?
Salur Beğ mahlasıyla yazan bir kişinin, hemen her Türkçü sitede yer alan "Türküz, Türkçüyüz, Atatürkçüyüz" başlıklı yazısında, Türkçülerin ve Türk milliyetçilerinin mağduriyetinden bahsederken, özlemle andığı dönem Cumhuriyetin kurulması sırasında ve hemen sonrasındaki mücadele dönemi. Salur Beğ'e göre Atatürk'ün ölümünden sonra itibarını kaybeden Türkçüler horlanan bir grup haline geliyor.
Son zamanlarda her şeye rağmen Türkçülüğün toparlanmaya başladığı tespitini yapan Salur Beğ'in bize ilk hatırlattığı ve yazısını bitirirken büyük harflerle tekrarladığı cümle ise "Türkiye Türklerindir!"
Ve elden giden işte tam da Türkiye'nin Türklere ait olmasıdır. Mesela bu vatanın her yeri Türklere ait iken ve Türk olmayanların tek hakkı hizmetçilik iken, bir bakıyoruz semt pazarlarını Kürtler istila etmiş. Pazarları istila etmekle kalmamışlar, toptancılara hakimiyet kurmuş, tatil beldelerimizde oteller açıyorlar. Bunlar yetmezmiş gibi, devleti ele geçirmek üzere her aşiret mutlaka bir mensubunu avukat, savcı, vali, kaymakam, bürokrat, asker, polis, öğretmen, doktor, hâkim gibi konumlara yerleştiriyormuş.
Türkçülerin bu konuda bir kısmını uyguladıkları ve hepsini şiddetle savundukları çözüm önerileri ise, Kürtlerden kesinlikle alışveriş yapmamak, Türk ırkı ve devletine hayırlı olması için tamamen Türk olan bir sebze-meyve pazarı kurulması ve bu ülkede para kazanmayı hak etmeyen Kürtlerin gene bu işleri yapmaları ancak para kazanmamaları. Durum tespitlerinden ve çözüm önerilerinden de anlaşılacağı gibi "Durum her yerde aynıdır, Kürtler ülkemizi işgal etmekte".
Bir dursak ve düşünsek: Kim vatandaşı olduğu bir ülkeyi işgal edebilir ya da kendi vatandaşı tarafından işgal edilebilen bir ülke nasıl bir şeydir? Bu ülke ve ülkeye dair tüm haklar -barınma, istihdam, siyasi temsil- Türklerindir anlayışı mevcutken ve bir kısım vatandaş işgalci olarak görülürken, bu kesimlerden nasıl bir aidiyet talep edilebilir?
Kentsel yoksulluk üzerine yapılan çalışmaların yoksul, yoksun ve ayrımcılığa uğrayan Romanlar ve Kürtler gibi gruplar olduğunu gösterdiği, işverenlerin ve ev sahiplerinin etnik ve dini nedenlerle ayrımcılık yaptığının bilindiği bu durumda, ülke işgal altında denildiğinde ifade edilen aslında kendisinden farklı olana tahammülsüz ideolojilerin kendilerini işgal altında hissettiği.
'MAĞDURİYETSİZ' BİR GELECEK...Bu noktada belki de sorulması gereken temel soru Türkiye'nin geleceğini hangi Türklerin belirleyeceği değil de, bu ülkenin geleceğini belirlemek için alternatif bir üst kimlik (mesela Türkiyeli) oluşturulmasının mümkün olup olmadığı. Çünkü Türkiye geleceği sadece "Türk ırkı" tarafından belirlenen bir ülke olmaya devam ettikçe bu geleceğin bir parçası hep milliyetçi ve/veya ırkçı söylemler tarafından belirlenecek, Türk olmayan ve ülkenin siyasi, kültürel ve ekonomik hayatına dahil olmak isteyen gruplar ise hep işgalci "ötekiler" olarak algılanacak.
Türklere ait olduğunu öğrenerek büyüdüğümüz bu ülkenin eşit vatandaşlık ilkesi üzerine kurulu ve farklı aidiyetlerin rahatça ifade edilebileceği bir ülke haline gelmesi sürecinde fark etmemiz gereken ilk noktalardan biri, bulunduğumuz noktanın temel bir eşitsizlik noktası olduğu. Söylenen her şey bu mevcut eşitsizlikler, önyargılar ve saldırganlıklar çerçevesinde algılanmalı, egemen unsurun hak talepleri ile azınlıkların, ötekileştirilenlerin hak taleplerinin bağlamlarının aynı olmadığı görülmeli. Ülke üzerinde mutlak hak iddia etmekle eşit vatandaşlık talep etmenin aynı şey olmadığı fark edildiğinde, belki bir kısım "mağduriyef'in aslında öyle olmadığı da anlaşılacaktır.
HERHANGI BIR KIMLIĞINDEN DOLAYI EŞITSIZ MUAMELEYE UĞRAYANLARIN YA DA FARKLARINA RAĞMEN FARKLI MUAMELE GÖRMEDIĞI IÇIN MAĞDUR OLANLARIN HIKAYELERININ BIRIKTIRILDIĞI ORTAM.
Irkçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Irkçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Şubat 2011 Cuma
Irkçı Değilim Ama
İnsan Hakları Ortak Platformu’nun Ayrımcılığın Önlenmesi çalışmaları çerçevesinde, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyelerinden Prof.Dr.Eser Köker ve Doç. Dr. Ülkü Doğanay tarafından yazılan "Irkçı Değilim Ama...Yazılı Basında Irkçı - Ayrımcı Söylemler" başlıklı kitap yayımlandı.
“Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı Ayrımcı Söylemler” İnsan Hakları Ortak Platformu adına 2009-2010 yıllarında yürütülen ve ulusal ve yerel yazılı basında ırkçı-ayrımcı söylemlerin dolaşıma girme, yaygınlaştırılma, yeniden üretilme ve meşrulaştırılma biçimlerine odaklanan bir araştırmanın sonuçlarını ortaya koymakta. Ayrımcılığı-ırkçılığı meşrulaştıran ve kuşatan ideolojik çerçevenin kurulmasında, toplumdaki çoğunluğun üyelerinin doğrudan çok az bilgi sahibi olduğu gruplar ve olaylar hakkında kamusal bilgi yayan medyanın önemli bir rolü olduğu kabulünden yola çıkan araştırma 2006 yılına ve 2007’nin ilk ayına odaklanmakta. Bu tarihlerin seçilmesinde, 2006 yılı boyunca Hrant Dink’in Türklüğe hakaret suçundan yargılanmasının devam etmesi, Fransız Parlamentosu’nda Ermeni soykırımını inkâr edenlerin cezalandırılmasına yönelik yasa tasarısının gündeme gelmesi ve oylanması, Kürt sorununun bulunmadığı ve Kürtlerin ve DTP’nin PKK ile işbirliği içinde olduğu iddialarının yaygın biçimde ifade edilmesi, Karikatür Krizi, Papa’nın Türkiye ziyareti ve Rahip Santoro cinayeti nedeniyle Türkiye’deki azınlıkları hedef alan milliyetçi ve ırkçı söylemlerin tırmanışa geçmesi ve bu tırmanışın 2007 yılı başındaki Hrant Dink cinayeti ile doruk noktasına ulaşması önemli rolü oynamakta. Çalışma, okunurluk oranlarına göre seçilen üç ulusal (Posta, Hürriyet, Zaman) ve Türkiye’nin farklı etnik/kültürel yapılara sahip bölgelerinde yüksek tirajları ve okunma oranlarıyla yerel ilişkiler, değer yargıları ve normların yeniden üretilmesine aracılık eden üç yerel (Yeni Balıkesir, Güneyde İmece, Sonsöz) gazetede yer alan haber yorum ve köşe yazılarının analizine dayanmakta.
Çalışmanın sonuçları,
- Türkiye’de yazılı basının etnik-dinsel azınlıklara ve “ayrıcalıksız gruplara” yönelen ayrımcılığı ve ırkçılığı sorunlaştırmadığını göstermektedir. Aksine, azınlık grupları hedef alan ırkçı-ayrımcı kanı ve yargılar haber ve yazılarda yeniden üretilirken, bu yargıları olağanlaştıran, tartışılmaz kılan, haklılaştırmalara, gerekçelendirmelere ve inkâra dayalı söylemsel stratejilere başvurulmaktadır.
- Gazete sayfalarında, “Irkçı değilim ama…” cümlesinin arkasına saklanırken kolaylıkla milliyetçilikle eklemlenen ırkçı ve ayrımcı dil, inkâr stratejileri aracılığıyla asıl ayrımcılığa uğrayanın Türkiye, ayrımcılık yapanın ise Türkiye’yi insan hakları ve evrensel değerler konusunda yargılayan batının ta kendisi olduğunu iddia edebilmektedir. Çoğunluk aktörlerinin mağdurlar, azınlık aktörlerinin ise failler olarak tanımlandığı ve olumsuz içeriklerle temsil bulduğu bu söylemsel kurguda, gazetecinin sözünü haklılaştırmak üzere başvurduğu kaynaklar ve yaptığı alıntılar, ırkçı-ayrımcı yargıları genelleştirmek, meşrulaştırmak üzere kullanılmaktadır. Böylece çoğunluk aktörleri olarak Türklerin haklılığı kalıp yargılarla yeniden dillendirilirken neredeyse her zaman terör ve şiddetle ilişkilendirilen Kürtler ve “Ermeni Sorunu”nun olağan aktörleri olarak nitelenen Ermenilerle ilgili çözümsüzlük siyaseti yeniden üretilmekte; yaygın inanç dışındakileri hedef alan tahammülsüzlük ve hoşgörüsüzlük beslenmekte; “Yabancılar”a yüklenen dış tehdit algısı büyütülmekte; yabancı kadınları hedef alan söylem ırkçılığın cinsiyetçilik bağlamında yeniden kuruluşunu örneklemektedir.
- Ayrımcılık haber ve yazıların tematik yapıları içinde olduğu gibi dilinde de görünür kılınmakta, “satır arasına gizlenen” ifadelere sinmekte, sözcük seçiminde, “olumlu kendi-olumsuz öteki” kurgusuna ve “biz ve onlar” karşıtlığına aracılık eden dil kullanımlarında ve başvurulan çeşitli söylemsel stratejilerde kendini yeniden göstermektedir.
- Kürtler, Ermeniler, Hıristiyanlar, Aleviler, Kemalist laiklik anlayışı karşısında tehdit olarak algılanan Müslümanlık biçimleri, Türkiye’de çalışan yabancı kadınlar ve genel olarak yabancılar, yazılı basında olağanlaştırılan ırkçı-ayrımcı söylemin hedefleri arasında yer alırken, bu grupların hak talepleri ne haber kurgusunun ne de haber dilinin içinde yer bulabilmektedir.
- Türkiye’de yaşayan Romanlara, Araplara, Süryanilere, Yahudilere, Asyalılara, siyahlara, eşcinsellere yönelen ayrımcılık ise görmezden gelinmekte, bu türden gruplar gazete sayfalarında görünmez kılınmakta, habere konu edildikleri durumlarda ise bunlara yönelik yerleşik kalıp yargılar yeniden üretilmektedir.
Sonuç olarak, çalışmanın bulguları, basının ırkçı-ayrımcı dilinin olduğu gibi azınlıklar ve onların sorunları konusundaki görmezden gelme halinin de deşifre edilmesi, iletişim alanında yaygın medyayı izleyen sivil kuruluşların kamu otoritelerince desteklenmesi, izleme sonuçlarının yaygınlaştırılması için fonlar yaratılması, demokratik toplum ideali doğrultusunda politik etkinlikte bulunan kolektif öznelerin basın yoluyla halkı kin ve düşmanlığa tahrik edenlere karşı yasal süreç içinde yer alabilmelerini mümkün kılan düzenlemelerin yapılması gerekliliğini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Çalışmanın elektronik kopyasını aşağıdaki bağlantıdan indirebilirsiniz.
İyi okumalar dileriz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)