Bağlantılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bağlantılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2011 Cuma

Irkçı Değilim Ama

İnsan Hakları Ortak Platformu’nun Ayrımcılığın Önlenmesi çalışmaları çerçevesinde, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyelerinden Prof.Dr.Eser Köker ve Doç. Dr. Ülkü Doğanay tarafından yazılan "Irkçı Değilim Ama...Yazılı Basında Irkçı - Ayrımcı Söylemler" başlıklı kitap yayımlandı.
“Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı Ayrımcı Söylemler” İnsan Hakları Ortak Platformu adına 2009-2010 yıllarında yürütülen ve ulusal ve yerel yazılı basında ırkçı-ayrımcı söylemlerin dolaşıma girme, yaygınlaştırılma, yeniden üretilme ve meşrulaştırılma biçimlerine odaklanan bir araştırmanın sonuçlarını ortaya koymakta. Ayrımcılığı-ırkçılığı meşrulaştıran ve kuşatan ideolojik çerçevenin kurulmasında, toplumdaki çoğunluğun üyelerinin doğrudan çok az bilgi sahibi olduğu gruplar ve olaylar hakkında kamusal bilgi yayan medyanın önemli bir rolü olduğu kabulünden yola çıkan araştırma 2006 yılına ve 2007’nin ilk ayına odaklanmakta. Bu tarihlerin seçilmesinde, 2006 yılı boyunca Hrant Dink’in Türklüğe hakaret suçundan yargılanmasının devam etmesi, Fransız Parlamentosu’nda Ermeni soykırımını inkâr edenlerin cezalandırılmasına yönelik yasa tasarısının gündeme gelmesi ve oylanması, Kürt sorununun bulunmadığı ve Kürtlerin ve DTP’nin PKK ile işbirliği içinde olduğu iddialarının yaygın biçimde ifade edilmesi, Karikatür Krizi, Papa’nın Türkiye ziyareti ve Rahip Santoro cinayeti nedeniyle Türkiye’deki azınlıkları hedef alan milliyetçi ve ırkçı söylemlerin tırmanışa geçmesi ve bu tırmanışın 2007 yılı başındaki Hrant Dink cinayeti ile doruk noktasına ulaşması önemli rolü oynamakta. Çalışma, okunurluk oranlarına göre seçilen üç ulusal (Posta, Hürriyet, Zaman) ve Türkiye’nin farklı etnik/kültürel yapılara sahip bölgelerinde yüksek tirajları ve okunma oranlarıyla yerel ilişkiler, değer yargıları ve normların yeniden üretilmesine aracılık eden üç yerel (Yeni Balıkesir, Güneyde İmece, Sonsöz) gazetede yer alan haber yorum ve köşe yazılarının analizine dayanmakta.
Çalışmanın sonuçları,
  • Türkiye’de yazılı basının etnik-dinsel azınlıklara ve “ayrıcalıksız gruplara” yönelen ayrımcılığı ve ırkçılığı sorunlaştırmadığını göstermektedir. Aksine, azınlık grupları hedef alan ırkçı-ayrımcı kanı ve yargılar haber ve yazılarda yeniden üretilirken, bu yargıları olağanlaştıran, tartışılmaz kılan, haklılaştırmalara, gerekçelendirmelere ve inkâra dayalı söylemsel stratejilere başvurulmaktadır.
  • Gazete sayfalarında, “Irkçı değilim ama…” cümlesinin arkasına saklanırken kolaylıkla milliyetçilikle eklemlenen ırkçı ve ayrımcı dil, inkâr stratejileri aracılığıyla asıl ayrımcılığa uğrayanın Türkiye, ayrımcılık yapanın ise Türkiye’yi insan hakları ve evrensel değerler konusunda yargılayan batının ta kendisi olduğunu iddia edebilmektedir. Çoğunluk aktörlerinin mağdurlar, azınlık aktörlerinin ise failler olarak tanımlandığı ve olumsuz içeriklerle temsil bulduğu bu söylemsel kurguda, gazetecinin sözünü haklılaştırmak üzere başvurduğu kaynaklar ve yaptığı alıntılar, ırkçı-ayrımcı yargıları genelleştirmek, meşrulaştırmak üzere kullanılmaktadır. Böylece çoğunluk aktörleri olarak Türklerin haklılığı kalıp yargılarla yeniden dillendirilirken neredeyse her zaman terör ve şiddetle ilişkilendirilen Kürtler ve “Ermeni Sorunu”nun olağan aktörleri olarak nitelenen Ermenilerle ilgili çözümsüzlük siyaseti yeniden üretilmekte; yaygın inanç dışındakileri hedef alan tahammülsüzlük ve hoşgörüsüzlük beslenmekte; “Yabancılar”a yüklenen dış tehdit algısı büyütülmekte; yabancı kadınları hedef alan söylem ırkçılığın cinsiyetçilik bağlamında yeniden kuruluşunu örneklemektedir.
  • Ayrımcılık haber ve yazıların tematik yapıları içinde olduğu gibi dilinde de görünür kılınmakta, “satır arasına gizlenen” ifadelere sinmekte, sözcük seçiminde, “olumlu kendi-olumsuz öteki” kurgusuna ve “biz ve onlar” karşıtlığına aracılık eden dil kullanımlarında ve başvurulan çeşitli söylemsel stratejilerde kendini yeniden göstermektedir.
  • Kürtler, Ermeniler, Hıristiyanlar, Aleviler, Kemalist laiklik anlayışı karşısında tehdit olarak algılanan Müslümanlık biçimleri, Türkiye’de çalışan yabancı kadınlar ve genel olarak yabancılar, yazılı basında olağanlaştırılan ırkçı-ayrımcı söylemin hedefleri arasında yer alırken, bu grupların hak talepleri ne haber kurgusunun ne de haber dilinin içinde yer bulabilmektedir.
  • Türkiye’de yaşayan Romanlara, Araplara, Süryanilere, Yahudilere, Asyalılara, siyahlara, eşcinsellere yönelen ayrımcılık ise görmezden gelinmekte, bu türden gruplar gazete sayfalarında görünmez kılınmakta, habere konu edildikleri durumlarda ise bunlara yönelik yerleşik kalıp yargılar yeniden üretilmektedir.
Sonuç olarak, çalışmanın bulguları, basının ırkçı-ayrımcı dilinin olduğu gibi azınlıklar ve onların sorunları konusundaki görmezden gelme halinin de deşifre edilmesi, iletişim alanında yaygın medyayı izleyen sivil kuruluşların kamu otoritelerince desteklenmesi, izleme sonuçlarının yaygınlaştırılması için fonlar yaratılması, demokratik toplum ideali doğrultusunda politik etkinlikte bulunan kolektif öznelerin basın yoluyla halkı kin ve düşmanlığa tahrik edenlere karşı yasal süreç içinde yer alabilmelerini mümkün kılan düzenlemelerin yapılması gerekliliğini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Çalışmanın elektronik kopyasını aşağıdaki bağlantıdan indirebilirsiniz.
İyi okumalar dileriz.

Ayrımcılık Karşıtı Hukuk

İnsan Hakları Gündemi, Levent Korkut
Ayrımcılık yasağı ve eşitlik ilkleri, uluslararası insan hakları mevzuatının iki temel sütununu oluşturmaktadır. Uluslararası insan hakları mevzuatı tüm insanların eşit olduğu ilkesini benimsemekte ve ayrımcılığı asaklamaktadır. Eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da açık bir şekilde ifade edilmiştir. Ancak, gerek ulusal mevzuatta gerekse uygulamada ayrımcılık uygulamaları Türkiye’nin en can alıcı sorunlarından birini oluşturmaktadır. Bunun en temel nedenlerinden birisi bilinç eksikliğidir. Ancak daha da can alıcı olan Türkiye’de ayrımcılığın önlenmesi ve eşitlik ilkesinin hayata geçirilmesi için ciddi bir politika ve strateji eksikliğinin varlığıdır. Türkiye halen ayrımcılığın önlenmesine ilişkin pek çok uluslararası sözleşmeyi onaylamış değildir.
http://www.rightsagenda.org/attachments/209_ayrimcilikkarsitihukuk.pdf

AYRIMCILIK

Çatışmaların Kaynağı Olarak 
Ayrımcılık
Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
A.Ü. SBF İnsan Hakları Merkezi Yayınları

Bir 'Yabancı' laştırma Hikâyesi:

TESEV
Giriş
Türkiye’nin Cumhuriyet ile yaşıt olan  ‘azınlık sorunu’,  Lozan Antlaşması’nın imzalandığı 1923 senesinden bu yana ülkenin temel siyasi meselelerinin başında yer almaktadır. Lozan’la kurulan rejim gereğince ulusal hukukta azınlık statüsü kazanan Türkiyeli Gayrimüslimler, bu statünün ima ettiği ve, imtiyaz esasına değil, Müslüman halk ile eşitlik esasına dayanan bir dizi bireysel ve kolektif hak edinmiştir. Gayrimüslimlere kendi eğitim, sağlık, din ve hayır kurumlarını kurma ve yönetme, kendi kaynakları ile açacakları ve idare edecekleri özel okullarda anadillerinde eğitim görme gibi haklar tanıyan Lozan’ın imzalanmasının temel nedeni, imparatorluktan cumhuriyete geçişte büyük bir demografik kayba uğrayan Gayrimüslim nüfusu korumaya almaktı. Osmanlı döneminde nüfusun önemli bir bölümünü oluşturan Gayrimüslimler,  özellikle 1915 Olayları ile 1923 Nüfus Mübadelesi sonucunda büyük bir nüfus kaybına uğramıştı. Birinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan Batılı devletler, kurulmakta olan cumhuriyet yönetimine, geride kalan az sayıda Gayrimüslim nüfusu korumaya alması için baskı yapmış, Ankara Hükümeti’ni Müslüman olmayan vatandaşlarına yasal ayrıcalık tanımak zorunda bırakmıştır.
Netice olarak, Lozan’dan sadece üç  ay sonra kurulan cumhuriyet yönetimi, sınırları  içerisinde kalan Gayrimüslim nüfusa oldukça gönülsüz olarak da olsa azınlık statüsü vermiş, antlaşmada tanınan hakları koruyacağına dair bağlayıcı yasal taahhütler altına girmiştir. Yaşadıkları ağır nüfus kaybı sonucunda ekonomik güçlerini de büyük ölçüde yitiren Gayrimüslimler açısından, Lozan’da edindikleri azınlık hakları, bu topraklarda yaşamaya ve kültürlerini, dinlerini ve dillerini yaşatmaya devam edebilmelerini sağlayacak bir can simidi olarak büyük önem taşımıştır. Ancak, Lozan’dan çok kısa bir süre sonra, devletin vermek zorunda bırakıldığı hakları uygulama niyetinin aslında olmadığı ortaya çıkmaya başlamıştır. 1926 tarihli Medeni Kanun’dan sonraki tasarruflar ve bir dizi yasa ve uygulamayla Lozan’da verilen haklar çeşitli istisnalara, sınırlamalara ve koşullara tabi tutularak budanmış,  çoğu zaman uygulamada yararlanılamaz hale getirilmiştir. Bu durum, Yunanistan ile Türkiye arasında Kıbrıs krizinin yaşandığı 1960lardan itibaren artık bir devlet politikası haline gelmiş, Lozan’ın ihlali değil antlaşmaya riayet bir istisna olmuştur.
1930lardan itibaren, Türkiye sınırları içerisinde kalan az sayıdaki Gayrimüslimin de ülkeyi terk etmek zorunda bırakılması veya doğrudan buna zorlanması apaçık bir devlet politikası olarak ortaya çıkmıştır. 1934 Batı Trakya Olayları’ndan 1942 Varlık Vergisi’ne, 6-7 Eylül 1955 Olayları’ndan 1964’te Yunanistan pasaportu taşıyan Rumların sınır dışı edilmesine kadar bir dizi ayrımcı yasa ve uygulamalar ile hedeflenen, ülkenin Gayrimüslimsizleştirilmesi olmuştur. Bu süreçte, cemaat vakıfları kritik bir önem taşımıştır. Osmanlı hukuku ve devlet geleneğinin Türkiye’ye mirası olan cemaat vakıfları, Gayrimüslimlerin toplumsal hayatlarını düzenleyen, din, eğitim, sağlık ve hayır kurumlarını ayakta tutmalarını sağlayan kurumlar olarak varoluşsal bir işlev görmekteydi. Bu vakıflar aynı zamanda, sahip oldukları arazi ve gayrimenkul gibi taşınmaz mülklerle paha biçilmez değerde bir serveti yönetmekteydi. İşte bu servet, cemaat vakıflarının devletin Gayrimüslimlere yönelik politikalarında kritik bir nesne olarak öne çıkmasına yol açmıştır. Gayrimüslim cemaatlere vakıfları üzerinden yapılan baskı politikalarının tasarlanması ve uygulanmasında Vakıflar Genel Müdürlüğü (VGM) başta olmak üzere bürokrasi kritik bir rol üstlenmiştir. Öte yandan, cemaat vakıflarının tapulu taşınmazlarının hukuk dışı yollarla ellerinden alınmasına yönelik 1936 Beyannamesi ve mazbut vakıf gibi uygulamalar bürokrasi tarafından geliştirilmiş ve yürütülmüşse de, yargı eliyle yasal meşruiyet kazanmıştır. En alttaki idare mahkemelerinden en üstteki Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na kadar bütün bir yargı sistemi, cemaat vakıflarına yönelik hukuka aykırı uygulamalara hukuk kılıfı sağlayarak bu süreçte aktif ve etkili bir rol üstlenmiştir.
Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB)  üyeliği sürecine girmesiyle, cemaat vakıflarına yönelik bu devlet politikasının sürdürülebilirliğinin mümkün olamayacağı ortaya çıkmıştır. Cemaat vakıflarının mülkiyet sorunu, Avrupa Komisyonu’nun yıllık ilerleme raporlarında hükümetin karşısına çıkmış, ülkedeki yeni demokratikleşme sürecinde yasal haklarını aramak için gerekli cesareti bulabilen Gayrimüslim vakıfların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) açtığı davalar 7I. Giriş nedeniyle büsbütün acil bir boyut kazanmıştır. Bürokrasinin cemaat vakıflarının mallarına el koyması eskisi kadar kolay olmadığı gibi, hükümetin de el konan malların iadesi veya tazmini konusunda etkili yasal adımlar atması gerekmiştir. Nitekim, 2002’de iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), cemaat vakıflarının mülkiyet başta olmak üzere çeşitli sorunlarına çözüm getirebilmek amacıyla, Vakıflar Kanunu’nda bir dizi değişiklik yapmış, nihayet Şubat 2008’de yeni bir Vakıflar Kanunu’nu yürürlüğe koymuştur. Reformlar, cemaat vakıflarına yeni mal edinmek, malları üzerinde tasarrufta bulunabilmek ve ellerinde kalan malları isimlerine tescil ettirmek gibi son derece önemli yeni haklar sağlamıştır.  Öte yandan, gelinen noktada, sorun hala bütünüyle çözülebilmiş değildir. Çözümsüz kalan en büyük sorunsa, el konulan malların tamamının iade edilmesi ve üçüncü kiilere geçmiş mallar için tazminat ödenmesidir.
Bu raporun amacı, cemaat vakıflarının mülkiyet sorununun Osmanlı’dan bugüne dek izlediği serüveni aktarmak ve AB sürecinde kabul edilen yasaların sorunu çözmekte ne derece etkili olduğuna dair bir değerlendirmede bulunmaktır. Raporun geri kalan bölümleri şu şekilde sıralanmıştır: İkinci bölümde, Gayrimüslim cemaat vakıflarının mülkiyet sorunlarının tarihsel arka planını aktaran bir değerlendirme yer almaktadır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulan vakıf sistemi ve bu sistemin bir parçası olan cemaat vakıflarının kuruluşuna dair kısa bir girişin ardından, 1923 Lozan Antlaşması ile oluşturulan azınlık rejimi ele alınmakta, Lozan ile cemaat vakıflarına tanınan hak ve özgürlüklerin bir değerlendirmesi yapılmaktadır. Üçüncü bölümde, Türkiye’nin Lozan’dan bu yana izlediği azınlık politikalarının cemaat vakıflarının mülkiyet hakları üzerindeki izdüşümü ele alınmakta, bu bağlamda 1926 Medeni Kanunu, 1930 Belediyeler Kanunu, 1935 Vakıflar Kanunu, 1936 Beyannamesi uygulaması ve cemaat vakıflarının mazbutaya alınması gibi yasa ve uygulamalar irdelenmektedir. 1960lardan itibaren, 1936 Beyannamesi ile mazbut vakıf uygulamaları adı altında izlenen cemaat vakıflarına ait taşınmazlara el konulması politikaları, somut örnekler üzerinden tartışılmaktadır. Dördüncü bölümde, Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde cemaat vakıflarının sorunlarını çözmeye yönelik geliştirilen yasal mevzuatın bir değerlendirmesi yapılmaktadır. Bu reformların yetersizliği nedeniyle AİHM’ye intikal eden davalara dair bir inceleme ise beşinci bölümde yapılmaktadır. Altıncı bölümde AB sürecinde gerçekleştirilen reformların cemaat vakıflarının sorunlarını çözmekte neden yetersiz kaldığı ele alınırken, yedinci ve son bölümde Gayrimüslim vakıfların süregelen mülkiyet sorunlarının çözümüne dair somut öneriler sıralanmaktadır. Raporun eklerinde ise, cemaat vakıflarının el konulan taşınmazları ile mazbutaya alınan cemaat vakıflarının listesi yer almaktadır.