25 Şubat 2011 Cuma

Cinsel Taciz, Siyaset ve Taciz Siyaseti, Alev Özkazanç

Bianet, 26 Şubat 2011, Cumartesi
Ben Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde (SBF) çalışan feminist bir akademisyenim. Aynı zamanda uzun süredir Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu'na (KESK) bağlı Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası'nın (Eğitim-Sen) üyesiyim.
Bu iki kimliğim nedeniyle, son zamanlarda kamuoyuna yansıyan ve bu iki kurumu ilgilendiren cinsel taciz iddialarını yakından izleyen biri olarak bu yazıyı kaleme aldım.
Birkaç gün önce medyadan öğrendiğim Ankara Üniversitesi'ndeki olay hakkında henüz, basına yansıyan dışında ayrıntılı bilgi sahibi değilim. Basına yansıdığı şekliyle bir öğretim üyesi, üniversitede yıllardır mobbing ve tacize uğradığı iddiasıyla konuyu yargıya taşımış; ardından üniversite yönetiminin baskılarıyla karşılaşması üzerine Meclis'in ilgili komisyonlarına ve Cumhurbaşkanlığı'na başvurmuştur.
Öte yandan geçen yılın sonunda patlak veren KESK olayını tesadüfî nedenlerle daha yakından ve ayrıntılı olarak biliyorum. Burada KESK ile ilgili olarak, sol örgüt zihniyetleri, grup aidiyetleri, otoriter siyaset yapış tarzları, kriz çözme-çözememe yöntemlerinden kaynaklanan moral bozucu ayrıntılara girmeyeceğim. Ancak genel olarak durumu özetlemek isterim.
Geçen yılın sonunda KESK'in bir kadın çalışanı genel sekreter tarafından taciz edildiği iddiasıyla örgütünü harekete geçirmiş, ancak ilgili kişinin iddiayı reddetmesi ve ait olduğu grubun bunu bir siyasi komplo olarak nitelendirmesi nedeniyle yaşanan siyasi gerilim, KESK başkanının istifasıyla sonuçlanmıştı.
Ardından yapılan olağanüstü kurultayda konu ele alınacağı yerde (aslında tam da beklenebileceği üzere) olaya, örgütün başına gelen ve "sınıf mücadelesini" sekteye uğratan talihsiz bir felaket olarak bakılmış, kurultay öncesinde çok sayıda kişi ve siyasi grubun eleştirel değerlendirme ve talepleri dikkate alınmamış, az sayıda delegenin gündeme getirme çabasına ve bazı kadın üyelerin protestolarına rağmen konu, yapıcı ve uzun dönemli örgütsel ve düşünsel bir yapılanma bağlamında tartışılmadan kalmıştır.
Sonuç, taciz iddiasını dile getiren kadının işinden olmasının yanı sıra pek çok başka açıdan da mağdur edilmesi, olayın soruşturulmadan kalması, konuyu sahiplenen siyasi aktörlerin KESK yönetiminden dışlanması, iki çalışanın istifaya zorlanması ve bir bütün olarak örgütün ve KESK'in de büyük katkı yaptığı kadın mücadelesinin zarar görmesi olmuştur.
Bu olay, pek çok açıdan tartışılmayı hak ediyorsa da ben bu yazıda bu olay ve sonraki başka olaylar vesilesiyle taciz siyaseti konusunda önemli gördüğüm bazı konulara dikkat çekmekle yetineceğim.

Tacizin "doğru" tartışılması ve engeller

KESK olayının patlak vermesini ardından, bir dizi olay daha ulusal medyaya yansıdı. Çeşitli üniversite, dershane ve kamu kurumlarıyla ilgili dile getirilen bu iddialar taciz konusunun, bundan böyle gündeme yerleştiğini ve giderek daha da medyatik hale geleceğini gösteriyor.
Kadına yönelik şiddet ve tecavüzün ardından tacizin de kamuoyunun gündemine girmeye başlaması nihai olarak hayırlı bir gelişme sayılmalı. Ancak bir yandan ağır bir ataerkil cinsiyetçi kültür; hızla gelişen muhafazakârlaşma ve aşırı kutuplaşmış siyaset; öte yandan pederşahi ve aşırı siyasallaşmış bir kurumsal kültür ve ağır ve kör işleyen bir yargı düzeniyle kuşatılmış olan Türkiye toplumunda taciz konusunun hak ettiği şekilde ele alınmasının önünde bir dizi ciddi engel var.
Bu engeller konusunda bir farkındalık olmadığı ve bunlar aşılmadığı sürece, taciz iddialarının kendi dışındaki siyasi çekişmelere ve her türlü kötücül güç oyunlarına malzeme olması ya da en azından arada kaynaması işten bile değil. Bu çerçevede iki temel soruna dikkat çekmek istiyorum.

Tacizi "ahlakçı" bir bağlamda tartışmak

İlk sorun muhafazakâr- cinsiyetçi -eril kültürle ilgili. Böyle bir kültürde tacizle ilgili konuların kolayca ahlakçı bir bağlamda anlam kazanacağını öngörmek gerek.
Burada bir yanda her türlü taciz iddiasını eril bakış açısıyla örtmeye çalışan bir taraf, öte yanda tacizi cinsel ahlak-ahlaksızlık, zina gibi terimlerle şeytanileştirmeye çalışacak bir başka taraf arasında sıkışıp kalma riski var.
Bu risklerden kaçınmak için öncelikle tacizi bir ahlak sorunu olarak kodlayan ve şeytanileştiren söylemlerden uzak durmak gerekiyor.
Cinsel taciz, bana göre yaygın ve sıradan bir erkeklik durumuyla ilgili bir sorun. Yani, o ya da bu erkeğe, gruba, toplumsal kesime; kuruma özgü olup da diğerinde asla olmayan istisnai bir durum değil.
Taciz, kadın ile erkeğin bir arada bulunduğu her yerde ve ortamda farklı düzey ve biçimlerde yaşanabilecek bir olay ve asıl nedeni de kadın ile erkek arasındaki güç asimetrisinin erkeklerde yol açtığı beden, bedensel sınır algısı ve ego yapıları.

Suç ve ceza terimleriyle "taciz"

Çok değişik biçim ve düzeylerde gerçekleşen, ancak her durumda kadınlara rahatsızlık veren bu çatışmanın sadece bazı biçimlerinin suç ve ceza terimleriyle tartışılmaya uygun olduğunu düşünüyorum.
Bence cinsel taciz, bütün farklı biçimleriyle kamusal bir tartışmanın konusu haline gelmelidir ancak bu tartışma asla "suç ve ceza" terimlerine indirgenmemelidir.
Son olarak Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) üyesi kadın milletvekillerinin hazırladığı ve medyaya "hadım" yasası olarak yansıyan (aslen cezaların ağırlaştırılmasını öngören) yasa tasarısı vesilesiyle gördüğümüz üzere, cezalandırıcı mantık muhafazakâr kültür ve moral panik ortamlarında hızla uç noktalara evrilebiliyor.
Konuyu ahlakçı, şeytanileştirici ve kriminal eksenlere sıkıştırmanın şöyle de bir sonucu daha olabilir: Dünyada ve Türkiye'de siyasi rekabet giderek daha fazla "bel altından" vurmaya başladı ve Türkiye'de bu eğilim şimdilik medyaya yansıtılan seks kasetleri yoluyla kendini sergiledi.
Ama siyasetçilerin de "sevişebilen" insanlar olduğu gerçeği eğer biraz kabul görürse, çok yakın zamanda cinsel taciz ve tecavüz iddialarının başlıca siyaset malzemesi olarak öne çıkmaya başladığını görebiliriz.

Cinsellik, taciz ve şiddet algısı

Muhafazakâr ve cinsiyetçi kültürle ilgili bir diğer sorun, cinsellik ile tacizi ve hatta şiddeti ayırt etme güçlüğü yaratması. Basına yansıyan taciz olaylarının İslamcı-muhafazakâr kesimlerdeki algısının cinsiyetçi bir algı olduğu açık.
"Dekolteci" İlahiyat profesörü olayında da gördüğümüz gibi, bu kesimler konuya özel bir hassasiyet gösteriyor ancak bunu toplumda var olan güçlü cinsiyet ayrışmasını daha da pekiştirmek ve özellikle kadınların bedeni üzerindeki eril denetimi arttırmak için bir malzeme haline getiriyorlar.
Bu zihniyet zaten rızaya dayalı cinsel yakınlaşmalar ile taciz arasında bir ayrım yapmakta zorlandığı için, tacize yönelik kamusal tartışmanın kadınlar ile erkekler arasındaki duygusal ve cinsel mesafenin artmasıyla sonuçlanması riski büyük.
İslam'ın bilinçdışındaki kurucu cinsel bastırma o kadar güçlü ki bazı kesimler çok muhteşem padişahlarının da bir cinsel yaşamı olduğunun gösterilmesine bile dayanamıyor.
Öte yandan bu tür bir zihniyetin İslami kesimlerle sınırlı olduğu da varsayılmamalı. Cinsel arzunun varlığı ve farklı biçimlerinin açık biçimde yaşanması, kamusal bir temsil nesnesi ya da ifade konusu yapılması ve özellikle kadınların arzusunun temsili önünde yaygın kültürel engeller var.
Tam da bu nedenle, tacize uğradığı iddiasıyla öne çıkan bir kadın mücadeleye baştan yenik giriyor. Çünkü söz konusu kadın eğer çevrede "namus timsali" olarak tanınan özel bir örnek değil de yaşamının herhangi bir anında "arzulu" görünmüş ve davranmış biriyse, yani en ufak bir "açık" ("dekolte" de denebilir) verdiyse, kadının tüm özel yaşam ayrıntılarının aleyhine kullanılması neredeyse kaçınılmaz oluyor.
Ben, yükselen bu muhafazakâr tehdide karşı, feministlerin kadın-erkek karma yapıların varlığını ve önemini savunmalarını; her ortamda ve kurumda rızaya dayalı her tür duygusal ve cinsel yakınlaşmaları ve özellikle kadınların inisiyatif almalarını teşvik eden bir siyaset izlemeleri gerektiğini düşünüyorum.
Bu uyarı gerekli çünkü tacize karşı hassasiyetin özellikle kurumsal ortamları tamamen erotizmden sıyırma (zaten böyle bir erotik ortam ortada yok ama bu kez bilinçli anti-erotik önlemler geliştirilmesi) riski sözkonusu.

Kurumsal kültür ve örgütlü siyasette "taciz"

İkinci mesele Türkiye'deki kurumsal kültür ve örgütlü siyaset ortamında tacize ilişkin bir iddianın nasıl ele alınacağına ilişkin.
Tam da tacizin yaygın bir toplumsal cinsiyet sorunu olduğu kabul edilmediği ve olay "suç ve ceza", "ahlak ve namus" terimleriyle düşünüldüğü için, hem kişiler hem kurumlar aşırı bir gayret ve panikle olayı inkâr etme ve üstünü örtme yoluna gidiyorlar.
Aslında bu bile yeni bir durum. Çünkü yakın zamana kadar bu tür kurum içi "sorunlar" hiçbir şekilde dışa yansımıyordu. Bu nedenle, son zamanlarda yaşanan ve örgütleri sarsan bu krizler hayırlı bir gelişmeye işaret ediyor.
Kadınların daha fazla seslerini çıkardıkları ve kamuoyu ilgisinin ve şeffaflık talebinin yükseldiği bu zamanda artık, kurumların eski yöntemlerle bu krizleri "çözmesi" mümkün görünmüyor.
Şimdiki sorun kurumların lekelenmekten korkarak panikle tepki vermeleri. Oysa bir kurumun adını lekeleyecek olan orada tacizin olması değil, tacize zemin hazırlayan bir ortam yaratmasıdır; yani tacize karşı etkin bir koruma sağlanamamasıdır.
Bu durumda özellikle cinsiyetçi-ayrımcılığı kendine dert edinmiş karma örgüt ve kurumlar için şu önerilebilir: Bu kurumlar, kadın çalışanlarının haklarını etkili biçimde korumayı ve herkes için huzurlu bir çalışma ortamının yaratılmasını hedefleyen bir genel politika çerçevesinde tüm çalışanlarını konu hakkında eğiten bir çaba içine girmeli; soruşturma süreçlerini etkin işletmeli ve tacize yönelik kademeli yaptırımlar uygulamalıdırlar.

"Kadının beyanı esastır" ilkesi

Mevcut durumda "kadının beyanı esastır" ilkesinin bazı örgütlerin tüzüklerine girmiş olması KESK örneğinde görüldüğü üzere hiçbir garanti sağlamıyor. Bunun nedenlerinden biri de hiç kuşkusuz bu ilkenin ne anlama geldiği yolunda feministler dâhil ciddi bir kafa karışıklığı olması.
Bu ilke, herhangi bir soruşturma ve yargılamaya gerek duymadan iddianın doğru kabul edilmesi değil, kadının beyanının ciddiye alınarak soruşturmanın yürütülmesi anlamına gelir.
Ayrıca burada ciddiye alınacak olan kadının duyduğu rahatsızlıktır; yani kurumun örgütlü gücünü, mücadeleye yenik başlayan dezavantajlı taraf lehine ortaya koymasıdır; erkeğin çoğu zaman normal gördüğü, taciz olarak kavramaktan aciz olduğu davranışının ne tür bir rahatsızlığa yol açtığı konusunda bir fikir edinmeye zorlanmasıdır.
Çoğu taciz olayı, "olmuş mu olmamış mı", "var mı yok mu" sorularıyla anlaşılamayacak kadar karmaşık bir hat üzerinde şekillenir. Genellikle erkekler, hiçbir şey olmadığını değil, olan şeylerin rızaya dayalı olduğunu, taciz olmadığını savunurlar.
Buradaki sorun, erkeklerin çoğunun aslında bir taciz kavrayışına sahip olmamaları ve çoğu zaman tecavüz (o da sadece bazı biçimleriyle) dışında kendilerini kadınların (bedensel, ruhsal) sınırlarını ihlal eden failler olarak kavramaktan uzak olmalarıdır.
Etkili önleme ve koruma mekanizmaları bir dereceye kadar (nereye kadar?) erkekleri bu sınırlar konusunda daha dikkatli olmaya zorlayabilir. Öte yandan söz konusu bu sınırların nerede çizileceği konusu elbette belirsizdir ve siyasi-kültürel mücadelenin konusudur.
Bu noktada son bir uyarıya daha ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Son olarak Wikileaks kurucusu Assange'a dair dile getirilen tecavüz iddiasında da ortaya çıktığı üzere, bu "sınırlar" meselesinin feministler açısından bile giderek tartışmalı hale geldiği anlaşılıyor.
Hem bu sınırlar üzerine hem de cinsel yaşamı disipline etmeye dönük cezalandırıcı yaklaşımların sınırları ve olumsuz sonuçları üzerinde daha çok tartışmaya ihtiyaç var. 

Alevi olduğum için sözleşmem feshedildi

Alevi Haber Ajansı
- Meclis Komisyonuna ayırımcılık başvurusu
- "Cenabet dolaşanın elinden çay içilmez" diye dedikodu çıkardılar
ANKARA - Hükümetin Alevilere yönelik açılım çalışmalarında sona gelinirken, kamu kurumlarında Alevilere yönelik ayırımcılık iddiaları da sürüyor. Kemal Sümbül adlı vatandaş, Başbakanlığa bağlı Türkiye Kalkınma Bankası'nın çay ocağını işletirken, 3 yıllık hizmet sözleşmesi olmasına rağmen, bir yıl dolmadan, sözleşmesi “karşılıklı feshedildi.” Kendisine uygulanan baskılan nedeniyle sözleşme iptaline imza atmak zorunda kaldığını belirten Sümbül, "Alevi olduğum için bu duruma düştüm" dedi.
Sümbül, TBMM Dilekçe Komisyonuna yaptığı başvuruda, 1991 yılından bu yana Başbakanlığa bağlı Kalkınma Bankası'nın çay ocağını işlettiğini belirterek, hizmet sözleşmesini geçen yıl 3 yıllığına yenilemesinin ardından, 1 yıl bile dolmadan "idarenin zorlama ve baskısıyla" sözleşmesinin feshedildiğini savundu. Banka yönetimi ile arasındaki sorunların 5 yıl önce başladığını anlatan Sümbül, önce Genel Müdür Yardımcılarından Bahattin Sekkin'in çay ocağı personelinin banka yemekhanesinden yemek yemesini yasakladığını ancak çalışanların tepkisi üzerine bu yasağın 2 gün sonra kaldırıldığını söyledi. Hakkında, "Cenabet dolaşanın elinden çay içilmez" gibi dedikodular yayıldığını ileri süren Sümbül, "Saçın uzun, saçın dağınık, sakalını kesmemişsin, tırnakların uzamış" gibi şikayetlerle karşılaştığını ifade etti. Sümbül, ardından 9 katlı olan banka binasında çaycıların asansör kullanmasının, idare tarafından yasaklandığını, idarenin kendisine tost yapma izni verdiğini, ancak 2 bin 700 TL masraf yapıp gerekli malzemeyi aldıktan sonra bunun da yasaklandığını anlattı.

'Mum söndü' dedi, Çarkıfelek yayından kaldırıldı

Zaman, 07.10.2010
Şovmen Mehmet Ali Erbil Çarkıfelek programında 'Mum söndü mü yapıyoruz burada?' deyince alevi derneklerini ve vatandaşları kızdırdı. Star TV yönetimi Erbil'in sunduğu programı yayından kaldırdı.
Yıllar önce şovmen Güner Ümit'in yaşadığı talihsizliğin benzerini bugün Mehmet Ali Erbil yaşıyor. Güner Ümit programında "Yoksa siz Kızılbaş mısınız?" demiş ve sonrasında yaşananlar nedeniyle Ümit popülaretesinin zirvesinde olduğu bir dönemde ekranlara veda etmek zorunda kalmıştı. Alevilerden gelen yoğun tepki ümit'in televizyonculuk hayatının da sonunu getirmişti.
Çarkıfelek programında Mehmet Ali Erbil de benzer bir gafa imza attı. Erbil'in programında 'Mum söndü mü yapıyoruz burada?' dedi. Erbil, daha önce Star TV'de yayınlanan bir evlilik programında da kendine eş adayı arayan 80 yaşındaki bir kişiye, "Ben Kızılbaş mıyım ki?" sözlerini kullanmış ve Alevilerin tepkisine neden olmuştu.
CNNTürk ekranlarında yayınlanan Tarafsız Bölge programına telefonla bağlanan Erbil "Sözlerim yanlış anlaşıldı, ben öyle bir laf etmem. Alevi birçok arkadaşım var" diye konuştu. Ancak Erbil'in bu sözlerine rağmen Star TV yönetimi Çarkıfelek programını yayından kaldırma kararı aldı. Güner Ümit'in de yarışma programı tepkiler üzerine yayından kaldırılmıştı.
PROGRAM YAYINDAN KALDIRILDI
Dünn akşam yayınlanan programda Alevi yurttaşları aşağılayan ifadeler kullanan şovmen Mehmet Ali Erbil'in Çarkıfelek isimli yarışması yayından kaldırıldı. Alevilerin büyük tepkisi üzerine Star şu açıklamayı yaptı:
Star TV'de yayınlanan 'Çarkıfelek' isimli programda, Erzincan'a yapılan canlı bağlantıda Mehmet Ali Erbil'in ekranın kararması üzerine, ''Orada ne yapıyorsunuz, mum söndü mü yapıyorsunuz?" diye konuşması Alevi vatandaşların büyük tepkisini çekmişti.
Doğan Medya Center'in önüne toplanan binlerce Alevi STAR TV ve Erbil'i protesto etmişti.
Tepkiler üzerine bir açıklama yapan STAR TV' Mehmet Ali Erbil'in Çarkıfelek isimli yarışma programının yayından kaldırıldığını duyurdu.
"ÖZÜR DİLEDİ AMA MÜSAMAHA GÖSTERİLEMEZ"
STAR'ın açıklaması şöyle: "Dün akşam STAR Televizyonu'nda yayınlanan bir programda, vatandaşlarımızı rencide eden bir ifade kullanıldığı görülmüştür. Bu ifadeyi kullanan sanatçının herhangi bir kötü niyetinin ve kasıtlı bir davranışının olmadığını düşünüyoruz. Nitekim kendisi de derhal bu ifadesinden dolayı katıldığı bir başka TV programında özür dilemiş bulunmaktadır.
Buna rağmen, kasıtlı ya da kasıtsız vatandaşlarımızı rencide eden hiçbir ifadeyi müsamaha ile karşılamamız mümkün değildir. Bu anlayıştan hareket eden STAR TV Yönetimi anılan programın kaldırılmasına karar vermiştir. Kamuoyumuzun bilgisine saygı ile sunarız."

Roman Olmak Yürek İster, Cemil Atmaca

Türkiye’de Roman olmak yürek ister çünkü en pis hırsızlıkları Romanlara yüklerler. Sefaletin ve yoksulluğun içersinde bir göz odada 8 nüfusla yaşam savaşı vermekte yürek ister. Kapısı naylondan, camı plastikten, tavanı tenekeden olan evlerde yaşamak her babayiğidin harcı değildir. Bu gibi yerlerde; susuz, elektriksiz, mutfaksız hatta tuvaleti bile bulunmayan tek göz odalı evlerde yaşamak ve bu gibi bir yaşam tarzının içersinde olan, hiçbir sosyal güvencesi bulunmayan, her gittiği yerlerde horlanan “esmer vatandaşlar” olarak tabir edilen insanlardan Türkiye’ye ne gibi faydası olacak insanlar yetişebilir? Haklı olduğu halde sadece Çingene olduğu için karakollarda haksızlığa uğrayan suçsuz olduğu halde suçlu zanlı gibi gösterilen sadece yaşantısı değişik olan Çingene Halkı Son 5 yıllık dönemde alanlarda “ Bırakın, artık yaşamak istemiyorum” diye haykıran insanların çığlık seline artık Romanların “evlerimizi yıkmayın” çığlıkları karışmaktadır. Bu çığlıklara duyarsız kalan hatta yıkılan evlerin yerlerinden çıkar sağlamaya çalışan topluluklar var. Hatta yıkımları Türkiye’nin kurtuluşu olarak görenler var. Çünkü suçlu bulunmuştur. Türkiye’yi en çok meşgul eden kişilerin Romanlar olduğuna karar verenler kurtuluşu yıkımlarla bu insanları sokağa atmakta bulmuş adeta IRKçı bir tutum içersine girmişlerdir. Roman Halkını dinsizler grubu içersine sokarak ; laik olan, demokrat olan Roman Halkının evlerini yıkarak sokaklarda yatmaları en çok bazı çıkarcı çevrelerin işine gelmektedir. Çünkü yıkılan yerler Türkiye’nin İstanbul’un en gözde semtleri içersine girdiğinden buralarda kendilerine ve yandaşlarına çıkar sağlamak için milyonlarca derme çatma gecekonduda yaşam savaşı veren insanların topraklarını ellerinden almak için sözde kentsel dönüşüm projesi altında gariban insanların evlerini elinden para ya da zorbalıkla alınarak binlerce insan evsiz ve barksız bırakılmıştır. Aslında kentsel dönüşüm projesi AB’nin Türkiye’ye önerisidir. Büyük şehirlerde yaşayan gecekondu sahiplerinin yerleri, imkanı olmadığından dolayı “sen bunları olduğu yerde düzenle insanların yaşam biçimini ayarla” denmiştir. Bu gibi gecekondu halkına maddi yardımlar yapılarak evleri olduğu yerde kendi yaşam biçimine göre ayarla dense de yönetimler bunu bir ırkçı tavırla buraları yıkarak, bazı yandaşlarına peşkeş çekerek, binalar ve daireler yaptırarak evlerini yıktığı gecekondu sahipleri de borçlandırılarak insanları tamamen borç batağına sokup fakir halkı adeta robotlaştırıp köleleştirme aşamasına sokmak istemektedir.
Yeşiller Partisi’nden bir grup aynen böyle konuşmuştur. Bizler her ülkede olduğu gibi kentsel dönüşüm projesini bu şekilde anlattık fakat her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de olduğu gibi Çingene halkına karşı saldırı başlatılmıştır. Belli yıllar evvel kırsal olan bölgeler kapitalistlerin iştahlarını kabartmıştır. İktidarlar kendine fayda sağlamayacak onların dilinde varoşlar olarak bilinen yoksul kesimi hiçe saymış sadece belli başlı emperyalist ülkelerin elinde oyuncak olmuştur. Kendi içersindeki sorunlarla uğraşmaya çalışan parti yöneticileri her türlü suçu yoksul insanlara atarak daha da mağdur ve sefil bir hayatın içersine iterek kendilerini temize çıkarma çalışmaları içersindedir. Güneydoğu illerinde sel felaketi ve çığ düşmesi sonucu milyonlarca insanımız mağdur durumdayken Kızılay bu insanlara yardım elini ne kadar uzatmıştır? Laik , demokratik ve Atatürk ilke ve inkılaplarına saygılı olan ve Atatürkçü çizgiden taviz vermeyen Çingene Halkı bu topraklar üzerinde her zaman Türkiye’nin özgürlükler ülkesi olduğunu her fırsatta anlatmıştır. Bizler bu ülkede hür doğduk. Bizler doğarken laik doğduk kırmızı beyaz bayrağımıza her zaman sahip çıktık. Bazı aşırı dinci guruplar dış mihrakları harekete geçirerek Türkiye’nin bölünmezliğine gölge düşürmeye çalışmaktadır.
Türkiye laik olduğu gibi Müslüman bir ülkedir. Herkes dinin gerektirdiği şekilde ibadetini yapabilir. Fakat bazı molla hareketleri hala Türkiye’yi karanlık bir ortama sokmaya kardeşi kardeşe kırdırmaya çalışmaktadır. Bizler doğusuyla batısıyla Kürdü ile Çingenesiyle Türküyle Lazıyla Çerkez’iyle bu ülkede kansız ve kavgasız bir yaşam istiyoruz. Bu dinci, bu Alevi, bu Kürt ayrımı olmasın, insanlar kardeştir bu vatan hepimizin. Hepimizin bu topraklar üzerinde kardeş kanı akıtmadan huzurlu yaşamak hakkıdır ve kardeşçe yaşamak istiyoruz. Bazı çıkarcı kişiler insanların arasına girerek, kardeş kavgalarını körükleyerek kendilerine çıkar sağlamak ya da oy potansiyellerini artırmak amacıyla kardeşi kardeşe kırdırma savaşındadır.
Roman Halkı kendisinin Türkiye’nin en özgür yaşayan millet olduğunun farkındadır.
Ne yazık ki deminde söylediğim gibi yıkıcı bir zihniyet ve kinle saldıran bazı bürokratlar yüzünden Romanlar özgürlüğün bittiğine, sefaletin artık kendilerine geldiğini anlamışlardır.
Sadece Roman mahallelerinin evlerini, yerlerini elinden almak için kollarını sıvamışlar ve insanları sefaletin yoksulluğun içine atmışlardır. “Türkiye’de göçü önleyeceğiz, İstanbul’da göçü azaltacağız “diyerek 100 yıllardan beri oturan, sesi dahi çıkmayan insanların evlerini yıkıp- göçebeliği başlatmışlardır. Her zaman eskiye rağbet politikası yüzünden, Türkiye’mize ileriye dönük bir proje üretmektense 50 yıl geri atmışlardır.
En kolay olan yol yık yok et gitsinler politikası güdenler üç beş kuruş vererek insanların doğup büyüdüğü, dört hatta beş nesil aynı semtte yaşayan insanların evleriyle birlikte anılarını da yıkmışlardır. Yıkılan evler değil kaybedilen yıkılan anılardır. Geldikleri günden bu güne kadar yapılan icraatlar halka hiç hizmet götürmemiş, yoksulun seyyar satıcının elinden tezgahlar alınarak bu insanları birer suç makinesi haline dönüştürmüştür. Seyyar esnaflık yapan yoksul kesimin, evine 2 ekmek götürmek için sabahın köründe yollara düşen esnafın karşısına zabıta dikilmiş ve satacağı malzemelere hatta ekmek kazandığı el arabasının alınmasıyla bu insanlar hüsrana uğramıştır. Artık onun için yapacak tek şey kalmıştır; evine ekmek çocuklarına aş götürebilmek için, ya hırsızlık ya da uyuşturucu satışı yapacaktır. Karnını doyurmak için bu iki yolu seçecektir ve nitekim de böyle olmuştur. Bu yanlış politika yüzünden suç makineleri haline dönüştürülen yoksul kesim kendisine hiç bir iş imkanı tanınmadan ekmek teknelerinin zabıta tarafından toplanılmasının sonucu yoksulluk ve açlık durumuyla kalıvermiştir. Bu politika – iş vermeden tezgahı kapat ev vermeden evini yık işte- Türkiye’de uyuşturucu, kadın ticareti ve gaspın yolunu açan iki yanlış davranıştır. El arabasıyla kağıt ve plastik toplayarak geçinmeye çalışan işsizler ordusunun elinden arabalarını alıp kağıt depolarını kapatarak bu insanları fuhuşa, uyuşturucu satışına ve hırsızlığa teşvik etmektir. Günlük kazancı sadece boğaz tokluğuna olan, kağıt ve plastik toplayarak evine ekmek götürmeye çalışan ve İstanbul’da iki milyona yakın olan işsizler ordusu bu yasaklar karşısında birer suç makinesi haline dönüştürüleceklerdir. Çünkü en son yaptığı ekmek kazanmak için çöpleri karıştıran bu insanlara yasaklar geldiğinde sonuç hiçte iyi olmayacaktır.
Başımızdakiler bu gibi insanlarla uğraşmak yerine tırlar dolusu uyuşturucuyu Türkiye’ye sokan, 7 yaşından yetmiş yaşına kadar insanları uyuşturucu batağına iten kodamanlarla uğraşsın çocuklarımızın karnı tok oldu mu satıcılık yapmaz, karılarımızın karnı doyarsa fuhuş yapmaz, bizlerde evimize iki ekmek götürürsek gasp ve hırsızlık olmaz. Gönül ister ki herkes bu yaraya el bassın, bazı halk pazarları kurarak seyyar satıcı olanlara imkan tanısın. İnsanların evlerini yıkacağı yerde onararak o insanları mutlu etsin küçük esnafa yer gösterilsin eskici pazarları kurulsun. Herkes evine ekmeğini götürürse Türkiye’de huzur olur, mal ve can kaybı en asgari düzeye düşer
Göçü Önlemek
Göçü önlemek amacıyla yıllardan beri aynı mekanlarda oturan tapu ya da tapu tahsis belgeleri bulunan gecekondu sahiplerinin yerleri kentsel dönüşüm projesi adı altında varoş ve Roman Mahallerini yıkılmış. Bu vatandaşlara standart dışı muamele sergilenmiş ve bu insanları göçebeliğe itmek politikası sergilenmiştir. Gelen her yeni hükümet tarafından gecekondu affı ve imar çalışmaları yapılmasına karşılık bunlar hiçe sayılarak nefret ve kinle bazı alanlar rant için kamulaştırılmış ve büyük şirketlere, holdinglere çıkar için peşkeş çekilmiştir. Son kentsel dönüşüm projesi artık kuyrukçuların ve yağcıların, çıkarcıların rantsal dönüşüm projesine dönüşmüştür. Sadece ve sadece Roman Halkının yaşadığı, eskiden kırsal alan olan yerler, yıllar sonra merkezi yere dönüşünce, bu yerler bazı çıkarcıların yandaşlarına peşkeş çekilmiş insanlar yasadışı yollardan evlerinden semtlerinden sürülmektedir. Bundan Türkiye Cumhuriyetini yıllarca yönetmiş olan devlet büyüklerimizin göçebeliği önlemek için Romanlar için çok güzel örnekler sergileyerek bu zamana kadar gelinmiş Roman milletine yerler verilmiş tapu yada tapu tahsis belgeleri verilerek bu göçebeliği önlemeye çalışmışlardır ve sonuçta göçebeliğe alışık, yerleşik olmaya yabancı olan Romanlar sonuçta yerleşik olmaya ikna edilmiştir. Şimdiki dönemde de Romanları tekrar yüz yıl geri getirecek bir göçebelik projesi başlatılmış, zoraki Roman göçebeliği gündeme gelmiştir.
Göçebeliğin Zararları
Ankara’dan İstanbul’a, Bursa’dan Mersin’e, Edirne’den İzmir’e kadar uzanan Roman milleti sonuçta zoraki göçebeliğe zorlanmakta. Bu da Türkiye’ye ne getirir ya da ne gibi bir zarar getirir? Sadece ve sadece kendine has geleneği olan Roman milletinin göçebeliği Türkiye’ye yarar değil zarar getirir. Zoraki evi yıkılan, sokaklara itelenen zaten cahil olan okuma yazma oranının yüzde 8 olduğu Roman insanı kendilerini sokaklara atılmış, evinden, yurdundan koparılmış hisseden ve hayatı çadırlarda geçen halktan her türlü zarar gelebilir çünkü yıllar sonra yeni yetişen nesil kendi ülkesinden dışlandığı için kendini haklı görüp kinle büyüyecektir. Çadırlarda yaşayacağı içinde okula gitme durumu olmayıp zaten cahil olan halk kitlesi büyük cahilliğe mahkum olacak. Cahil insan tehlikelidir demek istiyorum. Cahil insana bir de kin ve nefret bulaşırsa tehlike geliyorum diyor. Peki Türkiye’nin Romanları göçe zorlamasının sebeplerinden birisi Romanların laik ve Atatürkçü oldukları mıdır yoksa bir nevi kin mi ya da başka sebepler mi var? Eğer ki suçlu olarak Roman mahalleleri gösteriliyorsa demek ki Devlet gerekli yardımları okuma yazma seferberliğini bu fakir insanlara götürmemiş demektir. Yık git politikası kurtuluş mu? Bence değil, çünkü yıllardan beri yaşadıkları doğdukları yerleri terk etmek hiç de kolay değil. İnsan kendi vatanından rengi, dini ve dili için kovalanamaz.
Ne Yapılabilir?
Bazı yerel yönetimler iktidar koltuğuna oturur oturmaz kendilerini kral yada sultan hissettiler. Halkın da, koyun misali tüylerini yolmaya çalıştılar. Aslında bunun bir çıkış yolu vardı. Bunlar bazı mahalle sorumlularıyla sivil toplum örgütleriyle toplantılar yaparak, bu gibi mahalleleri yeni yapılandırmak için kolları sıvayabilirlerdi. Bazı yerler Devletimize yarayabilir, buraları düzenleyip halka açabilir. Binlerce insanın çocukların yaşadığı semtler başka bir semtte ya da olduğu yerde yapma düzenleme çalışmaları yapılabilirdi. Avrupa Birliği, yardım fonundan böyle projelere sıcak bakıyor. Yeni düzenli ve tertemiz Türkiye’ye yakışır Roman mahalleri kurulabilir. Mahallelerde temsilciler böyle projelerle Belediyelere başvurmuş fakat hiç de iyi olmayan laflar işitmişlerdir. Sadece ırkçı bir tutum içerisinde olan bazı yerel yönetim belediye başkanları, temsilcileri alaya alarak; “ Bizler kentsel dönüşüm projesi adı altında yıkımlar yapıyoruz bu parayı alın, almasanız Büyükşehir Belediyesi Çevik Kuvvet kullanarak yıkar “ diyerek, halkı korkutarak evlerini ellerinden alıp göçebeliğe geçişe olanak tanımışlardır. Aslında bizlere polis ve devlet korkusu vererek evlerimizi yıkanlar – Bizler Asla Türk polisine ve Silahlı kuvvetlere yanlış gözle bakmadık- bizler Türk halkının sağduyusuna güveniyoruz. Bizler terörist değiliz sadece barındığımız evlerimizi sokakta kalmamak için savunuyoruz. Bizleri Türk polisiyle, askeriyle karşı karşıya getirenler utansın. Terörle mücadele için kurulan Çevik Kuvvet bizlerin yaşadığı 4 briketi terörist gibi görmesin. O 4 briketin arkasında 7-8 nüfus çocuklarıyla yaşıyoruz. Namusumuzu, vatanımızı emanet ettiğimiz polisimize askerimize sesleniyoruz. Evlerimizi yıkıp bizleri sokağa atmak isteyen bazı çıkarcı çevrelerin bizleri karşı karşıya getirme çalışmaları sonuç vermeyecektir. Sadece yaşadığımız o tatsız olaydan sonra polisimizle karşı karşıya gelmemek için sokaklarda ufacık bebeklerle çadırlarda ya da kiralarda sürünmek bahasına evlerimizi belediyeye sattık. Yahya Kemal mahallesinde dönen dolaplar zamanı gelince ortaya çıkacaktır
Belediye Başkanımız “ Burası yeşil alan tek bir briket dahi komaya hakkınız yok “
Demiştir, belgeler elimizde. “ Peki burası yeşil alandı da tapu tahsis belgesi niye verdiniz? Yol, su, elektrik ve telefon neden verdiniz?” dediğimizde,” Tamam zamanında yanlışlık yapılmıştır.
Burası yeşil alan yeşil alanları imara açmak vatana ihanettir” demiştir.
“Peki bu insanları yıktıktan sonra buraya ne yapmayı düşünüyorsunuz?” diye sorunca “Burayı spor tesisi yapacağız.” Demiştir. “ Peki imara açmayacak mısınız, bu vatana ihanet değil mi? “diye sorduğumuzda ise cevap alamadık. Bu sadece kişisel bir kindir, ırkçı bir tutumdur. Burada resmen kinini kusmuştur yüzlerce insanı sokaklara dökmüştür. Sadece seçimlerde kendini desteklemeyen Roman Halkının evleri yok pahasına ellerinden alınmaktadır. Ellerinde hiçbir yıkım tebligatı olmayan, sadece kendilerinin şekilsizce çizdiği haritayla bu semtin Roman kesimini futbolu yöneten bir meclis üyesine peşkeş çekmişlerdir. Kirli emellerine içimizden birini de alet ederek ve başka semtte oturan hatta hiçte mahallemize bile gelmeyen kişilere 2 ya da 3 milyar gibi paralar vererek, insanlara “ Bu paraları biz veriyoruz. Büyükşehir yıkarsa vermez” korkusu vererek evleri satın almıştır. Fakat buraları acaba gerçekten devlet mi satın alıyor yoksa arkasında ne gibi bir kuvvet var? Bazı büyüklerimizden hangi ev sahiplerine, hangi kiracılara ne gibi paralar veriliyor? Bunları kim veriyor? Bunun arkasında ne var? Ne çıkacak? Araştırılırsa görülür. Şu adam evine kaç para aldı? Bilmem kim gecekondusuna kaç para aldı? Acaba her oğlu için de 2 yada 3 milyar aldı mı? Bizler aldığını biliyoruz. Neden verildi bu insanlara bu paralar? Muhtarlıkta başka mahallelerde oturan, başka sokaklarda ikamet edenleri bizim sokağımızda oturuyor gösteren adam kaç para aldı? Bu insanların her korkutarak kandırdığı insandan cebine kaç para girdi ?
Şayet mahallemizde yıkım olursa diye Başkan’a 1 yıl evvel burada ikamet edenlerin listesini yazıp vermiştim. Kendisi istemişti. Bu evraklar örtbas edilip hiç kaydı olmayan kişilere milyarlar veriliyor. Bu para nerden geliyor? Merak ediyorum. Ben Roman Halkının temsilcisi ve çeribaşısıyım. Belediyeden talebim vardı. 3 dönüm imara açık bir arazi talep ettim. Bilgi Üniversitesi Avrupa Birliği temsilcileri de vardı. Eğer bu arsa talebimiz olsaydı bizler de Romanların mahallesini Avrupa Birliğiyle birlikte 2’şer katlı yapacaktık. Böyle bir projeyle Başkan’a başvurduk.
Aldığımız cevap olumsuz oldu. “Yer yok” dedi ve içimizden birini para gücüyle kandırıp herkesi korkutarak evlerini ellerinden aldılar. Bu adam ajan olarak insanların evlerine gidip “ Satın yoksa evlerinizi Büyükşehir ve Çevik Kuvvet gelip yıkacak. Para da alamazsınız” diyerek korkutuyor. Tabi ki biz Türkiye’nin hukuk devleti olduğunu biliyoruz. Türkiye laiktir demokrasinin olduğu bir ülkedir. Fakat bizlere hiçbir tebligat gelmedi. Sadece ırkçı bir tutumla bizlere saldırdılar. Burada hukuk devletine hakaret edilmiştir. Ne meclis kararı ne de mahkeme kararı yokken üzerimize kendi polisimizi saldırtarak barındığımız evlerimizi yıkmak istemişlerdir. Peki Çevik Kuvvetin komutanları, amirler yıkıma giderken “ Şu yıkım kararını göreyim” demiyorlar mı? “Tebligat var mı yok mu” diye sormuyorlar mı? Demek ki sormuyorlar. Çevik Kuvveti idare edenler “ Biz nereye gidiyoruz durup dururken ne biçim yıkım bu?” demiyorlar mı? Belediyeyi anladık hadi çıkarı var buraları birilerine seçim yatırımı olarak peşkeş çekecekler peki Çevik Kuvveti nasıl ikna edebiliyorlar? Onu anlamış değilim. Bizler yoksul kesim, yıkımlara karşıyız. Çünkü gidecek yerimiz yok. Bizler vatanın bölünmez bütün olduğunu her zaman savunduk. Biz vatan istemiyoruz. Bizim TC’miz var. Bizler renkli renkli bayrak da istemiyoruz bizim Ay yıldızlı bayrağımız var. Bizler insanca yaşayacağımız 2’şer katlı ya da tek katlı evler istiyoruz. Sayın Çevik Kuvvet müdürleri bizler bu ülkenin insanlarıyız. İyimiz de var kötümüz de ama ülkemize saygısızlığımız olmaz. Bizler ulu önder Atatürk’ün bıraktığı yerden laikliğe gelecek an acı darbelere karşı göğsümüzü siper ederiz. Çünkü bizler Romanız Türkiyeli Romanlar. Lütfen yoksul insanların tezgahlarına dokunmayın garibanların evlerini yıkarken o insanların milletine karşı beslediği sevgiye saygılı olun,sizlere vatanı namusunu emanet edenleri haksız yere dövmeyin
Bizler Türkiye’de yaşayan, bayrağına Türk Halkına ve Atatürk ilkelerine bağlı yaşayan, ordusunu seven bir milletiz. Bu vatanı her karışına canımızı verecek kadar seviyoruz. Fakat asırlardan beri Türkiye’de yaşayan, huzur bulan özgürlük sembolü olan Romanlara karşı bir yıkım söz konusu. Bu mahalle 500 nüfuslu 20 tapu tahsis belgeli ev var. Belediyemiz bizlere fiyat biçti 500 milyar 3-4 dönüm arazi üzerine kurulu olan Roman mahallesinde nüfus başı değerimiz 1 milyar. Değerimiz biçilmiş. Bizler başka vatanın insanları değil bu toprakların bağrında barınan, Atasını seven, bayrağını göklere yücelten, bu vatana asker gönderen, şu görünen barakalarda Şırnak’ta şehit vermiş bir aileyiz. Sosyal hiçbir güvencemiz yok. Bizler kağıt ve hurda toplayarak geçimimizi sağlıyoruz. Günlük 15-20 milyon kazanıp çocuklarımızı okutmaya çalışıyor yine de Allah’ımıza şükredip yaşamaya çalışıyoruz. Bize bu kin niye?. Eğer ki bu yer devletimize yarıyorsa bizlere başka yerde insanca yaşayacağımız tek ya da ikişer katlı evler yapabilirler. İnsanların bir başka yere naklini yapabilirler. Fakat sadece “alın paranızı gidin” diyorlar Hatta İstanbul’dan uzaklara diyebiliyorlar. Bazı kişiler de “evlerinizi para karşılığı vermezseniz zorla yıkar para da vermeyiz” diyorlar.
http://www.cingeneyiz.org/atmacaromanolmak.htm

Eşi başörtülü subaya sürgün cezası

Zaman, 06.05.2009
Ek klasörlerde yer alan Şener Eruygur'da ele geçirilen 7 Şubat 1997 tarihli ve 'Kars İl Jandarma Komutanlığı' başlıklı gizli belgenin altında, dönemin il jandarma komutanı Halil Ayan imzası bulunuyor. Belge, Erzurum Jandarma Bölge Komutanlığı'nın 5 Şubat 1997 tarihinde çıkardığı mesaj emrinin tebliği anlamını taşıyor.
Söz konusu belgede, eşlerine sağlık fişi ve askeri kimlik kartı çıkarmak isteyen askerlerin müracaatları sırasında yanlarında getirdikleri 'evlilik cüzdanları'na yapıştırılan fotoğrafların kayıtlara geçirildiği yer alıyor. Bununla birlikte eşleri tesettürlü subay, astsubay ve uzman jandarma çavuş kimlik ve görev yerlerinin bildirilmesi de isteniyor.
Aynı klasörde yer alan 'gizli' başka bir belgede ise askerlere eşlerinin giyimi konusunda baskı yapılması ifadeleri yer alıyor. İzmit'te bulunan, Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlı 15. Kolordu Komutanlığı'na ait belgede tarih kısmının üzeri çizilmiş. Ancak belgenin içeriğinden 28 Şubat sürecinin temellerinin atıldığı 1996 yılına ait olduğu anlaşılıyor. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hikmet Bayar'ın 23 Nisan 1996 tarihinde 3. Kolordu Komutanlığı'nın 1., 26. ve 66. Zırhlı Tugay komutanlıklarını denetlemesi sırasında gördüğü noksanlıklara binaen, üzerinde durulmasını emrettiği konuları içeren belgenin C fıkrasında şu ifadelere yer verilmiş: "Görevinde başarılı personelden eşleri çağdaş kıyafette olmayanlar, önce amirlerince çağrılarak nasihat ve ikaz edilecek. Büyüklerin örnek olması konusunda telkinlerde bulunulacak. Durumunda değişiklik olmadığı takdirde ise alınacak tedbirlere ilaveten atama teklifleri yapılacaktır."
Şener Eruygur'a ait 32. klasörde yer alan 'personel durum takip çizelgesi', 28 Şubat sürecinde asker eşlerine yönelik takibatın ne denli baskıcı olduğunu ortaya koyuyor. 1996 yılında kullanıldığı anlaşılan çizelge; giyim-kuşam tarzı, sosyal faaliyetler, propaganda faaliyetler ile müspet-mengi gelişmeler ve kanaat başlıkları altında dört ana maddede oluşturulmuş. İşte belgedeki bazı ifadeler: "Karşı cins ile tokalaşma, birlikçe yapılan aile toplantılarına katılıp katılmadığı, bayramlaşmalara katılıp katılmadığı, çay, kermes vb. sosyal faaliyetlere katılıp katılmadığı, aile ziyaretleri ve misafirliklerde haremlik-selamlık uygulaması olup olmadığı, evinde süs eşyası, biblo, resim olup olmadığı."
Evlilik cüzdanındaki fotoğraftan fişleme
Ek klasörlerde yer alan bir diğer 'gizli' belgenin içeriği ise şöyle:
1- BÖLGE Komutanlığı bağlılarında görevli bazı subay, astsubay ve özellikle uzman çavuşların, evlenme cüzdanlarına yapıştırılan eşlerinin fotoğraflarının tesettürlü olduğu tespit edilmiştir.
2- BU durumdaki personel eşlerine askeri kimlik kartı almak için müracaat ettiklerinde eşlerinin çağdaş görünümlü fotoğraflarını bu belgelere yapıştırmakta, ancak günlük yaşamında yine tesettür giymeye devam etmektedirler.
3- YAPILACAK bir çalışmaya esas olmak üzere bizzat birlik komutanlarınca; a) Evlenme cüzdanlarında tesettürlü fotoğrafı bulunan ve bu kıyafet ile yaşamlarını sürdüren subay, astsubay ve uzman jandarma çavuş kimlik ve görev yerlerinin b) Bu durumdaki subay, astsubay, uzman jandarma çavuş kimliklerinin tespit edilmesi, istendiğinden 12 Şubat 1997 tarihine kadar bildirilmesini rica ederim.

Akademi'nin "Kürt Sorunu"

Turnusol, 25 Şubat 2011 Cuma
Burcu Karakaş 
Şehir Üniversitesi öğretim üyesi sosyolog Prof. Dr. Mesut Yeğen'in, ODTÜ'de kendisine profesörlük kadrosu verilmeyişinin hikayesini kamuoyuna aktarması üzerine başlayan tartışma, Kürt sorunu'nun halen Akademi'nin 'kara deliklerinden' birini oluşturduğunu yüzümüze vurdu.

Şehir Üniversitesi öğretim üyesi sosyolog Prof. Dr. Mesut Yeğen, ilki Radikal İki'de ikincisi ise Taraf'ta "Nasıl Profesör Olunur?"başlıklı birbirinin devamı iki makale yayımladı. Eski ODTÜ öğretim üyesi Yeğen makalelerinde, ODTÜ'de kendisine profesörlük kadrosu verilmeyişinin hikayesini anlatıyordu.

Akademisyenlere üniversitelerde Kürt meselesi üzerine yazmanın halen sorun olup olmadığını, bu çalışmaların kadro alımına nasıl bir etkisi olduğunu sorduk:


'OTO SANSÜR UYGULANIYOR, ÖNYARGI VE DIŞLAMA ÇOK YAYGIN'

İsmail Beşikçi (Sosyolog): "Üniversite resmi ideolojinin gereklerine göre tavır ve davranış sergilemektedir. Günümüzde artık mücadelenin getirdiği fiili kazanımlardan dolayı Kürt meselesinin inkarı yapılamıyor. Ama Kürtlerin Kürt toplumu olmaktan doğan hakları konusunda çalışmalar yapanlar şu veya bu gerekçelerle engelleniyor. Özgür eleştiri kurumlaşmadan bilim ortamının oluşması olanaklı değil. Bütün bunlar, Kürt sorununa bilimin kavramlarıyla yaklaşmayı, resmi ideolojinin eleştirilmesini, bu eleştirinin devamlı kılınmasını gerektirir."

Doç. Dr. Ertan Efegil (Sakarya Üniversitesi): "Bir doktora öğrencim Kürt meselesi üzerine yazmak istiyor, ben bunda bir mahsur görmedim. Bunlar tartışılan konular artık. Tezin yazılması gerektiğini savundum. Tutucu olmanın bir anlamı yok artık. Bilimsel olarak teorik yaklaşımları dikkate aldığınız sürece bu konuları tartışmak gayet normaldir. Akademisyenler otosansür uyguluyor olabilir ama artık daha cesur davranıyorlar. Kürt sorunu çalıştığı için hışma uğrayan biriyle karşılaşmadım. Resmi tezleri eleştiren makaleler yazan bir arkadaşım bu çalışmalardan derlediği tezle daha yeni doçentlik aldı."

Dr. Cengiz Aktar (Bahçeşehir Üniversitesi): "Milli tasavvurun dışına düşen bütün uzmanlıklar akademide eser miktarda bulunurken akademik kadronun gerekçesini makul bulmak mümkün değil. Yeterince işlenmeyen tüm bu uzmanlıkların bir nevi pozitif ayrımcılığa tabi tutulması beklenir. Bu sadece bir akademik hassasiyet değil, ülkenin istikrarı için olmazsa olmaz bir siyasi gerekliliktir. Kadro alımında Kürt kimliği öne çıkan adaylar işe kolayca alınmazlar ama Kürt olup Kürtlüğünü görmezden gelenler daha kolay hareket eder."

Prof. Dr. İhsan Dağı (ODTÜ): "Mesut Yeğen, ODTÜ'de profesör olan birçok kişiden daha fazla ve daha nitelikli eserleri olan bir akademisyen. ODTÜ'de profesör yapılmaması için hiçbir neden yoktu, Kürt meselesi üzerine yazdıklarından ve konuştuklarından başka. Yeğen üzerinden akademiya 'disiplinize' edilmeye, üniversitelerde 'milli güvenlik' düzeni kurulmaya çalışıldı. Bu mesele rektörlerin komutanların odalarından çıkmadıkları dönemden kalan bir meseledir. Şimdi bu sorunlar büyük ölçüde aşıldı. Üniversiteler çok daha özgür. Kürt meselesi serbestçe konuşuluyor, araştırılıyor."

Prof. Dr. Büşra Ersanlı (Marmara Üniversitesi): "Kürt sorununun herhangi bir alanı üzerine yapılan çalışmalara karşı geniş bir önyargı hakim. Marmara'da da 2007 yılında anadil hakkı üzerine yazılan çok başarılı bir tez 'anayasanın başlangıç ilkelerine aykırı' olduğu gerekçesiyle üniversitenin Avrupa Birliği Enstitü Müdürlüğü tarafından reddedilmişti. Bugün yine böyle mi olurdu bilmiyorum ama önyargı ve dışlama çok yaygın."

MESUT YEĞEN KİMDİR?
1964’te Siverek’te doğdu. Ankara Atatürk Lisesi’nden mezun oldu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden lisans ve yüksek lisans, Essex Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden doktora derecesini aldı. Halen Şehir Üniversitesi'nde profesör olarak akademik hayatına devam ediyor. Yeğen'in İletişim Yayınlarından çıkan "Devlet Söyleminde Kürt Sorunu", "Müstakbel Türk'ten Sözde Vatandaşa Cumhuriyet ve Kürtler", "Son Kürt İsyanı" adında üç kitabı bulunuyor.


AKADEMİ'NİN KÜRT SORUNU...
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Ulusal Tez Merkezi'nin taramasında "Kürt" kelimesini aratınca çıkan 84 sonuç arasında Kürtlerle ya da Kürt sorunuyla ilgili İngilizce/Türkçe yazılmış toplam 60 yüksek lisans/doktora tezi yer alıyor. Bunların sadece sekiz tanesi doktora tezi. Aynı taramada "Arap" kelimesi 368, "Osmanlı" ise 1746 sonuç veriyor. "Kürt sorunu" taramasından ise 11 sonuç çıkıyor.

Dest-i İzdivaç programında Alevilere hakaret edildi

Renk Haber, 26.08.2009
 Bugün 26 Ağustos 2009 tarihinde saat 10: 00 da yayınlanan Zuhal Topal' la Desti İzdivaç proğramında Alevilere hakaret edildi.

Olay şöyle gelişti:

80 yaşlarında evenmek isteyen bir kişi kendisine kaç yaşlarında bir bayan bakılacağını konuşurken; ''bana 40 yaşlarında bir talipli bile çıktı, ben de ona sen benim kızım yaşımdasın, sen benim kızım sayılırsın, ben seninle nasıl evleneyim, ben kızılbaşmıyım. dedim '' dedi. Olay canlı yayında gerçekleşti. Programın sunucusu şaşırıp herhangi bir tepki vermedi. Reklama girilip, sonra konu toparlanmaya çalışıldı.

Reklamdan sonra Zuhal Topal, "Canlı yayın bu, istemeden insanlar ağzından bazı yanlış şeyler kaçırabiliyor. Onun yaşlılığına ve heyecanına verelim. Onun adına özür diliyorum. Kendisi de özür diliyor. Seyircilerimiz haklarını helal etsinler... Böyle bir hata oldu. Rahmi Bey de çok üzüldü. Haklarınızı helal edin diyorum ve özür diliyoruz" açıklamasını yaptı.

Star TV program devam ederken alt yazı geçmeye başladı: "Konuğumuzun ağzından çıkan yanlış sözden dolayı seyircilerimizden özür diliyoruz"

Daha öncede Güner Ümit Turnike programında Star Tv ekranlarında bir skandala imza atmıştı. Güner Ümit programda hamile bir kadına seri sorular soruyorken, "çocuğun babasi kim? '' sorusuna kadincagiz ''babam'' deyince "Kızılbaş mısınız'' sorusunu sormuş ve olayın fitilini ateşlemişti.

Konuyla ilgili olarak Alevi Bektaşi Federasyonu yarın saat 13.00'da Star TV'nin İkitelli'deki binası önünde protesto gösterisi yapacak.